ÖĞretİcİ Metİnler

1. TARİHÎ METİNLER: Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim dalına tarih tarih incelemeleri sonucunda yazılan metinlere de tarihi metin denir.
2. FELSEFÎ METİNLER: Felsefe konularını ele alan, felsefi problemler üzerinde duran metinlere felsefî metin denir. Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen phileo ile bilgi bilgelik anlamına gelen sophia sözcüklerinin birleşmesinden oluşan felsefe kavramı üzerinde herkesin uzlaştığı net bir tanım yoktur. İnsan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara cevap bulmaya, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışır. Felsefi düşünce, araştırmaya ve eleştirel bir tavra dayanan bir düşüncedir. Felsefi düşünce, kendisine veri olarak aldığı her türlü malzemeyi aklın eleştirici süzgecinden geçirir. Felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir.
3.BİLİMSEL METİNLER : Bilimsel bilgiyi iletmeyi sağlayan metinlere bilimsel metinler denir. Bu yazılarda açıklık ve kesinlik önemlidir. Alanında gerekli donanıma sahip kişilerce kısa, öz ve hemen anlaşılabilir tarzda yazılır. Bu yazıların en önemli amacı bilimsel iletişimi gerçekleştirmektir. Bilimsel metinler; bilimsel makale, tarama, değerlendirme yazıları, konferans raporları, toplantı özetleri olarak gruplandırılabilir. Bu metinler; başlık, özet, giriş, asıl metin, sonuç ve tartıma bölümlerinden oluşur.
:
4.GAZETE ÇEVRESİNDE GELİŞEN METİN TÜRLERİ
Deneme

Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kul1anırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: “Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum” buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.
Eskiden denemeye verilen “muhasebe” ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.
DOSTLUK ÇAĞRISI(DENEME ÖRNEĞİ)

Dostluk kitabının sayfaları da açılır önümüzde….
Fırtınalardan geçmiş, denenmiş, iyi ve kötü günlerin sınavlarını alın aklığıyla vermiş dostluklar….
Günlük alışkanlıkların, sıradanlıkların ötesine ulaşmış birliktelikler…
Maddî ve manevî paylaşmayı içine alan ilişkiler…
Bizi uyaran, yüreklendiren, aşkı, sevdayı, hoşgörüyü, fedakarlığı bir destana çeviren dostluklar…
Dostluklarımız.
Dostlarımız kitaplar olduğu kadar insanlardır da…Her yaştan, her renkten birbirini tamamlayan, zenginleştiren, farklılıkları âhenge çeviren dostluklarımız, dostlarımız…
Bir anıt dostluktu Hz. Ebubekir’in mağara dostluğu…Kutlu çağın çağımıza ulaştırdığı bir yürek serinliği ve genişliği…
O değil miydi bize Erdem Beyazıt’ın mısralarıyla seslenen:

“Bir orman gibi büyür içimde sevmek
İçimde insan, bir mahşer gibi kabarırken
Ay her suça ortak çıkan kalbim….”

Kalbimiz…Önce onu koruyalım. Aklın ve bedenin sağlığı da ona bağlı çünkü..
Kalp, özge bir mekan….
Tecelli orada gerçekleşir.
Orası bir hükümdarlık şehridir ağyâre yer olmayan.
Kalbi olanın dostu vardır.
Dost O’dur ve O’nunla olandır, olanlardır.
Dost isek ve dostumuz varsa yolumuza haramiler de çıkacaktır.
Olsun….
Yeter ki dostumuz, dostlarımız olsun.
Ferhat ki dost diye kazmasını kayalara değil artık kalplere vuruyor.
İçimizdeki şarkı yeniden başlıyor.
Şarkısız yaşayamayız biz.
Şarkımız “Dost”a “dost”la ulaşmak.
Kitabımızda sevmek, yaşamakta ilk deneydir.
Bir selam yeter kâlp denizlerindeki yolculuğumuz için.

“Ay Allah’ın kulları kardeş olunuz…”
Önce bu bilinci taşıyoruz yüreklerimize…Küçüğümüzle, büyüğümüzle, yazarımızla, okurumuzla, yakında ve uzakta olanımızla “kardeş” olmanın bilincini…
Bu bilinçle ve sorumlulukla kalem ele alınınca görülür ki, dostluk, kardeşlik, arkadaşlık salt kalemlerden ibaret kalan şeyler değil.
Bir çiçek gibi ilâhî ölçüler içerisinde birbirine uzanan eller, birbirine seslenen diller, birbirini gözeten gönüller, gönüllere ekilen sevgi tohumları kabuğunu çatlatmak, toprağı yarmak, boyunlarını güneşe uzatmak, sonra da sağlıklı bir biçimde büyümek, çiçek açmak, meyve vermek istiyorlar.
Bunun için uygun hava, uygun su gerekiyor.
Her şey gibi bu da bir iklim meselesi…
Böylece “selâm” kardeşlik sözleşmesine atılan bir imzadır.
Yetmiyor elbet bu kadarı…
Bir’den bine, binlere ulaşmak, sağlıklı bireylerden sağlıklı topluluklara gitmek…
Samimiyet ve güven en temel şart.
Dostluklarımız ki evrensel yapımızın temel taşlarıdır.
Bu bilinçle ele alınıyor kalem. Böylece bir şiir, bir hikaye, bir deneme, bir roman bir mektuptur kardeşler için, dostlar için.
Bir mesajdır, umuttur, cesarettir.
Yazar, okuyucunun; okuyucu da yazarın dostudur.
Yazarı, salt üreten, okuru ise salt tüketen olarak görmek ve kitabı metalaştırmak ne kadar ilkel bir anlayıştır…
Mustafa Özçelik

Fıkra

Hayatın içinden herhangi bir konunun daha çok sosyal, siyasal ve kültürel olayların kişinin penceresinden görüldüğü şekliyle yazılan ve kanıt esasına dayanmayan kısa yazılara fıkra denir. Fıkralar yazanın bakış aşısı ve dünya görüşü doğrultusunda şekillenir. Dil olarak sade bir şekilde yazılmasına rağmen iddialı bir yapısı vardır. Bir kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bu yazılar, okuyanlarda etki yaratırlar. Kanıt esası taşımamasından dolayı kısadırlar. Gazete köşelerinde gördüğümüz yazıların hemen hepsi fıkra türünün içine girerler.
Alanla ilgili kaynakların çoğunda fıkra kelimesi iki anlamda kullanılmaktadır. Birincisi gazete fıkraları ikincisi ise küçük öykü niteliğindeki “kıssa’” da denilen nükteli ve güldürücü fıkralardır (Kantemir, 1991, Öner, Kavcar, 1999, Karaalioğlu, 1982)
Pek çok edebiyatçı başka türler yanında fıkra türündeki yazılarıyla da ün yapmışlardır. Ahmet Rasim, Refik Halit Karay, Ahmet Haşim, Halide Edip, Yakup Kadri, Peyami Safa, Falih Rıfkı, Yusuf Ziya, Hasan Ali Yücel, Yaşar Nabi, Burhan Felek, Haldun Taner, Ahmet Kabaklı, Oktay Akbal, Çetin Altan tanınmış fıkra yazarlarımız arasındandır.
Fıkraların başlıca özelliklerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:
Fıkrada ele alınan konu: Yazarın ilgisini çeken hemen her konu fıkranın, konusu olmakla beraber daha çok toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar fıkra konusu edilir.
Fıkra konusunun işlenişi: Fıkradaki asıl ustalık buradadır. Konu derinlemesine ele alınmaz, ancak konunun can alıcı noktasına parmak basılır. Konu kısa ve topluca yani yüzeysel ama ustalıkla ele alınıp okuyucuların düşünmeleri sağlanmalıdır. Fıkrada ele alınan konu hakkında bilgi vermek değil, o konu ile ilgili düşündürmek önemlidir. Bu nedenle fıkra okuyucuların belli konularda düşünmelerini sağlayan, tetikleyen bir ateşleyici rolündedir:
Konunun böyle ele alınması fıkra yazısının kültür birikimi ile yakından ilgilidir.
Fıkra konusuna bakış: Fıkrayı makaleden ayıran en önemli özellik fıkra yazarının konuyu görüş açısından ele almasıdır. Fıkrada esas olan kişisel görüş ve düşünüştür. Bu özelliğinden dolayı fıkra yazarı söylediklerini ispatlama gereği duymaz. “Fıkralarda kesinlikten çok güzel, hoş, dokunaklı bir sonuca varmak gayesi güdülür” (Karaalioğlu 1982:209),
Fıkra yazarı her ne kadar konuyu kendi bakış açısı ile ele alırsa alsın, konuyu tarafsızca ele almasını da bilmelidir. “Fıkralarda körü körüne taraf tutmak hoş karşılanmaz. Fıkracı gerçeği olduğu gibi yansıtabilmelidir. Fıkra yazarının taraf tutup tutmaması fıkranın en can alıcı noktasıdır. Bununla beraber gerçek taraf tutmayı gerektiriyorsa gerçeği olduğu gibi yazmalıdır (Karaalioğlu, 1982:210)
Fıkraların dili: Fıkra herkesin rahatça anlayabileceği şekilde yalın olmalı, gereksiz sözlerden uzak durulmalıdır. İnandırıcı, etkileyici bir anlatım kullanılmalıdır.
Fıkraların üslûbundaki bu rahatlık onu makalenin ciddi ve ağırbaşlı üslûbundan ayırır.
Fıkralarda plan: Fıkra da klasik makale planına göre yazılır. Giriş, gelişme ve sonuç. Ancak fıkralar kısa olduğu için bu bölümler makaleye göre daha az yer tutar. Gelişme bölümünde konu makaledeki gibi geniş işlenmez ve ispat1ama yoluna başvurulmaz. Sonuç bölümünde ise bir sonuca bağlamaktan ya da kesin yargıya ulaşmaktan çok dokunaklı bir sonla bitirmek esastır. Bu klasik fıkra türüne özellikle gazete fıkralarında her zaman uyulduğu söylenemez. Yapılan bir araştırmaya göre beş ayrı fıkra planı bulunmaktadır. (Kurudayıoğlu 2000: 12).
Fıkra ile Makale Arasındaki Benzerlikler:
Her ikisi de fikir yazısıdır.
Her ikisi de gazete ve dergilerde yayınlanır.
Her ikisinde de konu zenginliği vardır.
Özellikle gazete makalelerinin toplumu yakından ilgilendiren güncel konuları ele alması ve fıkranın da güncel konular üzerinde yoğunlaşması iki ortak noktalarındandır.
Her iki tür de aynı plana göre yazılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir. Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.
(FIKRA ÖRNEĞİ)
Meral Tamer Milliyet Gazetesindeki köşe yazılarında bisiklete destek vermeye devam ediyor. Coca-Cola’dan her çalışana hediye bisiklet Londra’da 2 yıldır işine bisikletle giden Umut Esmer’in, şimdi ne yapacağını bilemediği bir bisikleti daha oldu
Bazen büyük heyecan duyarak yazdığınız bir yazı, okurun ilgisini çekmeyebilir. Bazı yazılarınız, kamuoyunu kıpırdatmak içindir, halkın da yüreğinde hissettiği bir konuysa yoğun destek gelir ve amacına ulaşır. Bazı yazılarınız kamuyu harekete geçirmek içindir; bizi yönetenler duyarsızsa sonuçsuz kalır. Valilerimizin kel başa şimşir tarak misali, makam aracı olarak altlarına 300 bin YTL’lik en lüksünden S350′ler çekmelerinde olduğu gibi…
Ama bu arada bambaşka bir şey oldu. Yurtdışında yaşayan okurlarımın, işlerine bisikletle gidip gelen valiler, belediye başkanları ve üniversite rektörleriyle ilgili verdiği örnekleri yayınlayınca benim köşe, bisikletseverlerin ilgi odağı haline geldi. Meğer ülkemizde bisiklete binmek isteyip de binemeyen ne kadar çok insan varmış? Önceki gün Levent’te balık alırken, yanıma gelen bir hanım, elimi avuçlarının içine alıp gözlerimin içine bakarak “Size çok teşekkür ediyorum” dedi. Acaba bu kadar candan teşekküre mazhar olabilecek ne yapmış olabilirim? Neyse sonunda anladım, bisiklet yazılarından dolayıymış.
40 yıldır görüşmediğim dostlardan telefon geliyor: “Aslan Meral, bisikletlerimizi çatı arasından çıkarıyoruz, lütfen bu işin peşini bırakma!”
Bisiklet lobisi yok
Hayatında 2 tekerlekli bisikleti olmamış, bisiklete binmesini bile bilmeyen bendeniz, topografik yapısı uygun kentlere bisiklet yolları yapılması, AB ülkelerinde olduğu gibi Türk Trafik Yasası’na da bisikletin ulaşım aracı olarak girmesinin bayraktarlığını yapmaya başlarsam şaşmayın.
Çünkü bisiklet neredeyse sıfır maliyetle size hem spor yaptırıyor, hem ulaşım aracı olarak hizmet ediyor, hem sağlığınızı korumanıza yardımcı oluyor, hem de arkadaşlık ediyor. Aydan Çelik adlı okurumun deyimiyle “Kimi zaman siz onu taşıyorsunuz, kimi zaman da o sizi…” Ama bisikletçilerin, otomotivciler gibi bol paraları yok; reklam verme, lobi yapma imkânları da yok. Öte yandan küresel ısınma ciddi bir sorunmuş, kimin umurunda?
Şirketlerin dikkatine
Geçen hafta Londra’dayken küresel ısınmanın İngilizlerin ana gündem maddesi haline geldiğini gözlemiş ve yazmıştım. Coca-Cola’nın Londra ofisinde çalışan Umut Esmer’den gelen e-posta mesajı, bu görüşümü daha da pekiştirdi. Kurumsal sosyal sorumlulukta mangalda kül bırakmayan bizim şirketlerin dikkatine sunuyorum:
“Londra’da 2 senedir yılın yarısından çoğunda işe bisikletle gidiyorum. Birçok sokakta bisiklet şeridi olduğu gibi, bisiklet özel haritalarından tutun da, özendirici programlara kadar her imkân var. Hatta şirketimiz 2 ay önce her çalışana bir bisiklet hediye etti. (Ki şimdi ne yapacağımı bilemediğim ikinci bisikletim oldu!) Bu arada şoförler konusunda da ihtisas sahibi oldum! Ortadoğulu (ya da Türk) şoför, bisikletliyi kesinlikle tanımıyor; ezilmemek tamamen size kalmış. Doğu Avrupalı öne geçmek için uğraşıyor, ama eğer siz dönemece önce geldiyseniz yol veriyor. İngiliz ise yol vermeyi bırakın, yanlışlıkla aynasına çarpanız bile gülümseyip geçiyor.”

Makale

İlk olarak çıkışı ve gelişimi gazeteler ile olan makale, bugün varlığını sürdürmektedir. Yazı türlerinin çoğalması ve gelişmesi gazetelerde karşılaştığımız fıkra türüne girmekte, makaleler ise daha çok bilimsel içerikli dergilerde yayınlanmaktadır. Makale tam olarak; bilimsel bir konuya yeni bir açıdan bakan ve bunu kanıtlayan bilimsel yazılardır. İki temel özelliği vardır. Bunlardan birincisi konuya yeni bir açıdan bakıyor olması ikincisi ise ispat kaygısı taşımasıdır. Bu yüzden makalelerin dili akıcı ve ciddidir.
Öğretici metin türlerinin ve düşünce yazılarının en önemlisidir. Yapılan makale tanımlarında iki özellik üzerinde durulur. Birinci özellik herhangi bir konuda bilgi vermek, açıklamak, ikincisi, ise bir düşünceyi savunmak, bir savı kanıtlamaktır.
Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.
Her yazıda olduğu gibi makalelerin de belli bir plan dâhilinde yazılması gerekir. Doğru planlanmamış bir makale yanlış sonuçlara ulaşacaktır. Kaynaklarda klasik makale planı; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş bölümünde bilgi verilecek, açıklanacak konu veya savunulacak fikir açıklanır. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir.
Gelişme bölümünde ortaya konulan konu veya savunulacak düşüncenin ayrıntılarına girilir. Konu gerekli görülen yönlerden işlenir, açıklanır. İleri sürülen görüşlerle ilgili belgeler, istatistikler, tarihi gerçekler, özdeyişler, atasözleri, sosyal olaylar ve bilim, teknik alanındaki çalışmalar, buluşlar vb. ortaya konulur. Bu arada kişisel olan ve gerçekliği ispatlanmayan görüş ve iddialardan kaçınmak gerekir. Makalenin en uzun bölümüdür. Ele alınan konuya göre paragraf sayısı değişebilir.
Sonuç bölümünde gelişme bölümünde açıklığa kavuşturulan görüşler doğrultusunda bir sonuca ulaşılır. Ulaşılan sonuç kesin olmalı, hiçbir şüpheye verilmeyecek şekilde ortaya konulmalıdır. Bu bölümde giriş gibi kısadır.

BİR DERGİ VE İKİ TABLO (MAKALE ÖRNEĞİ)
Mathew Hardman’ın suçlanmasında kullanılan delillerden biri, odasında ele geçen “Bizarre” adlı dergilerdi. Birinde, ölü kalbinin nasıl çıkartılacağını anlatan bir röportaj vardı. İnternette ziyaret ettiği sitelerden bazıları vampirlerle, bazıları 50 yıl önce ölen Meksikalı ünlü sürrealist ressam Frida Kahlo ile ilgiliydi. Hele ressamın iki tablosu vardı ki, savcıya göre zanlının vampirliğinin apaçık kanıtıydı. Birinde, yan yana oturmuş, el ele tutuşmuş, şık giyimli iki kadın resmedilmişti. Kadınların kalbi ve damarları gözüküyordu. Diğerinde, yatağa uzanmış çırılçıplak bir kadının başucunda, elinde bıçakla bir erkek durmaktaydı. Adamın beyaz gömleğine kan sıçramıştı, kadının her yanı, çarşaflar, hep kan içindeydi.
Başka deliller de vardı elbette. Bir kere, spor ayakkabısının markası Levi’ydi ve tabanı, bahçede bulunan kırık cam parçası üzerindeki izlere uyuyordu. Tükürük örneğinin DNA profili, pervazdaki kısmi profille eşleşmişti. Paltosunun cebinden çıkan bıçakta ise, hem kendisinin, hem de ölen kadının DNA’sı bulundu. Uyumlu, sakin, çalışkan ve öğretmenleriyle arkadaşlarının örnek öğrenci diye tanımladığı 17 yaşındaki Mathew Hardman, Alman kızla vampir muhabbetine girmeseydi eğer, belki de hiçbir zaman yakalanmayacaktı. Ama daha da önemlisi, avukatı Michael Strain, DNA analizlerinde uzman birine danışsaydı, genç adamı mahkum etmeleri mümkün olamazdı.

Eleştiri (tenkid)

Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de “münekkit” denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.
Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.

Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri en çok makaleye benzer. Her ikisinde de inceleme ve araştırmaya yani belgelere dayanarak değerlendirme yapılır. Makalede yazar bir fikri, bir görüşü açıklar, bildirir veya bir iddiayı kanıtlarken eleştirmen bir eseri veya sanatçıyı inceler, tanıtır, onlar hakkında okuyucuları bilgilendirir ya da eser veya sanatçıyla ilgili görüşler ileri sürer ve kanıtlar. Eleştiri ve makale türlerinin dilleri resmi, anlatım ciddi ve bilimseldir.
Eleştirinin planı da makale gibi giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş: Eser tanıtılır ve eserle ilgili kişisel veya ortak görüşler belirtilir. Eserin bağlı bulunduğu alana getirdiği yenilikler, orijinaliteler incelenir, zamana göre açıklaması yapılır. Ayrıntıları göz önüne serilir.
Gelişme: Eserin ortak zevklerine, bağlı bulunduğu ortam ve alana uygun olup olmadığı araştırılır. Bu araştırma yapılırken yavaş yavaş bir değerlendirmeye doğru gidilir. Bu değerlendirmenin ilmî ve tarafsız olması için eserin diğer eserlerle karşılaştırması yapılır, ekoller ve akımlarla ilgisi üzerinde durulur. Bu alanda eserin konusuna uygun belgesel açıklamalara başvurulur.
Sonuç: Eser üzerinde kesin bir yargıya varılır.
Bugünkü anlamda ilk eleştiri örneğine Tanzimat Edebiyatında rastlanır. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa bu türde eser1er vermişlerdir. Daha sonra, Recaizade ile Muallim Naci arasında şiir Üzerine yapılan tartışmalar eleştiri türünün gelişmesine hizmet etmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde de eleştiri türünde eserler verilmiştir. Hüseyin Cahit Cenap Şahabettin ve Ahmet Şuayip özellikle dikkat çeken isimlerdir. Millî Edebiyat döneminde milli bir edebiyat ve sade Türkçe üzerinde yoğunlaşan eleştiri yazıları ile Fuat Köprülü, Ali Canip vb. önemli isimlerdir.
Cumhuriyet döneminde ve sonrasında eleştiri türü diğer sanat dallarına da yönelerek gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Kaplan, Metin And, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Doğan Hızlan gibi yazarlar eleştiri türünde örnekler vermişlerdir.
Okuyucumuz Sayın Adil BOZKURT’tan Kitap Eleştirisi: (ELEŞTİRİ ÖRNEĞİ)
“T ü r k ç e Ü z e r i n e – I”
Yusuf Çotuksöken yetkin bir dil ve yazın adamıdır. Üretken bir Türk Dili ve Yazını öğretmenidir. Şimdilerde İstanbul Beykent Üniversitesinde öğretim görevlisidir. Çotuksöken’ i yazın dergilerinde, dil dergilerinde günlük gazetelerin sanata ayrılmış eklerinde, ya da sayfalarında yer bulan dil içerikli, özgün yazılarından bilirim. Yazılarının her birinde ele aldığı konular, çoklukla, dilimizin kolay ve de yalın kullanılmasına; Türkçe’nin arılaştırılıp yeteneklerinin geliştirilmesine; insanımızda dil bilincinin oluşmasına değgindir. Bilgi ağırlıklıdır, duru anlatımlıdır bu yazılar. Çotuksöken, konularını nesnel veriler içinde irdeler. Kendinceliklere tez beri yakın durmaz. Türkçe’ nin özgünleşmesi karşıtı uygulamalara, duyarsızlıklara karşı bilinçli savaşım verir. Bir yandan yazın ve dil öğretmenliği görevini sürdürürken öte yandan, yazınsal üretimleri ile de, dilin toplumsal işlevlerine katkılarını boylandırır.
Çotuksöken’ le İstanbul’ da, Uluslararası Kitap Fuarı’nda görüştüm. Sergievi kocaman, gez gez bitmiyor. Yayıncılar, biri birlerini diklemesine kesen ya da paralel duran caddelerin, sokakların yanlarında dizilmişler. Dağıtım ve taşıma işleri, sergi alanı olarak kullanılan yapının içinde bile, araçlarla sağlanabiliyor. Sergievinde bisikletle gezenleri de gördüm. Ne var, adı uluslararası olsa da başka ülkelerden, başka dillerin üretimlerinin az olduğu daha ilk bakışta kendini belli ediyor. Yayıncılar, sergileme ve satış yapmalarının dışında bir de bildiriler, sunumlar içerikli toplantılar programlamışlar. Kararlaştırmıştım: Konuşmacıları Yusuf Çotuksöken ile Dr. Veysel Kılıç olan “Anayurdumuz Türkçe - Dilin İşlevleri” konulu bildiri sunma amaçlı etkinliğe ucu ucuna yetiştim. Konuşmacılar, konularında nice yetkinseler, sunumlarında da o kadar “bir ben bilirim” ci değiller. Her iki yazın ve dil adamı da özenle seçtikleri sözcükleri ile katılanların, soluklarını tutarak dinlemelerini sağladılar. Konularındaki yeterliliklerinin gücünü, anlatım yetkinlikleri ile birleştirdiler; izleyenlerine yararlı oldular.
“Türkçe Üzerine Denemeler ve Eleştiriler -I-” (1) Yusuf Çotuksöken’ in yeni yapıtı. Papatya Yayıncılığın satış bölümünde edindim. Türkçe’nin güncelindeki kimi sorunlar, her bir yazıda başka boyutlarıyla ele alınmış; nesnel çözüm önerileri getirilmiş. Denemeler, eleştiriler toplamı yapıt, ilki 1987 yılında yazılmış, sonuncusu 2001 yılı içinde okurlarını bulmuş elli altı yazıyı içeriyor. Yazar, on yılı geçen zaman diliminde, gazetelerde,gazetelerin yazın eklerinde, edebiyat dergilerinde yer bulan yazılarını önce konularına göre kümelendirmiş, her bölüme aldığı yazılarının hangi yazın ürününün hangi sayısında yer aldığını da belirtmiş, seçkisini hazırlamış. Konularına göre oluşturulan bölümler ile her bölümde yer alan metin sayıları şöyledir: “Anadili ve Öğretimi”(5) ; “Sözvarlığı” (4) ; Toplum ve Dil” (3) ; “Türk Dili ve Dil Devrimi” (9) ; “Sözcükler” (11) ; “Dil Yanlışlıkları” (8) ; “Sözlükler” (6) ; “Yabancı Sözcükler” (4) ; “Dil ve Yazım” (6) olmak üzere (9) bölüm içinde kümelendirilen (56) eleştiri ya da deneme türünden “seçme” yazı var. Yapıtın sonuna eklenen “Dil Üzerine Seçme Kaynakça” bölümünde de, saydım, (151) yerli ya da yabancı yapıtın tanıtımına yer verilmiş. Bu sonuncu bölüm de; “Dil” ile dilin kullanımları konularında “… ilk elde başvurulabilecek temel kaynaklar…” özellikli yetkin yapıtları içeriyor.
Yapıtının önsözünde yazar, toplu yazıları konusunda şu açıklamayı yapıyor: “Yazılarımı iki cilt olarak kitaplaştırmayı kararlaştırdım. İlk kitaba; Türkçe Üzerine I – Denemeler ve Eleştiriler; İkinci kitaba da; Türkçe Üzerine II –Eleştiriler ve İncelemeler adını vermeyi uygun buldum.” Bu kitapta, dille ( anadili, Türkçe, Türkçe öğretimi, sözlükler,kitaplar, yazım, vd) ilgili bir seçme yaptım. Son yazıyı, dil üzerine bugüne değin yapılan çalışmalara ayırdım; ilk elde başvurulabilecek temel kaynakları derledim. (s.V11) Yapıta alınan yazıların her birisi alanlarında seçkinlikleri ile güvenilirlikleri ile benimsenmiş dergilerde, gazetelerde yayımlanmış. Yazarın bu son yapıtına giren yazılarından biri, “Türkçe’nin Zenginleştirilmesi” konulu kurultayda yapılan çalışmalar ile bildirilerin değerlendirilmesi amaçlıdır. Bu yazı da, 23-24 eylül 1999 tarihinde gerçekleştirilen bilimsel toplantı sonrasında, İstanbul-Yıldız Teknik Üniversitesince hazırlanan yapıtın 220-227 sayfasında yayımlanmıştır. Orada yer alan değerlendirmesinde yazar, Türkçe’nin zenginleştirilmesine engel olan uygulamalardan “Eğitimsel Engeller”i şu sözlerle belirtiyor: “Ne yazık ki Milli Eğitim Bakanlığı Türkiye’deki toplumsal değişimi izleyip eğitim izlencesini bu değişime (çağın, toplumun, gençliğin beklentilerine) göre planlama ve uygulama konusunda gereken çabayı gösteremiyor. Buna biraz önce değindiğimiz ideolojik yaklaşımları da eklerseniz durum daha iyi anlaşılır. Ders programlarının içeriği çağdaşlaştırılamamıştır. Öğretim yöntem ve teknikleri artık işlevsizleşmeye başlamıştır; kitaplar hala 1940’ların yöntemiyle hazırlanmaktadır; (Biçimlerindeki olumlu değişmeler çok fazla bir anlam taşımıyor.) öğretmenler alışkanlıklarından kurtulamamaktadır; öğretmen merkezli eğitim ve ezberci eğitim, ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, bir türlü terk edilememektedir… (Kimi umut verici kıpırdanmaların gerek resmi gerek özel kesimden geldiğini söylemeliyim.)” (s.91) Çotuksöken, dilimizin geliştirilmesinde olduğu kadar, dil ve yazın eğitimimizin yetkinleştirilmesinde duyarlıdır. Deneyimlerini, birikimlerini, bilimsel verilerin ışığında değerlendiriyor. Aydın olmanın bilinci içinde gerekeni yapıyor: Başvuru nitelikli yazılarının, dergi ya da benzer özellikli sürekli yayınların sayfalarında kalmasına izin vermiyor, yapıtlaştırıyor.
Yusuf Çotuksöken’ in seçilmiş yazılarının odağında ‘Türkçe’ duruyor. Yeri geliyor, dilimizin varsıllıkları; yazın, bilim, ekin dili olarak yeterlilikleri örneklerle kanıtlanıyor. Ayrıca, Türkçe’nin yoksullaştırılmasına neden olan bilinçli / bilinçsiz çabalar; bu bağlamda dil devrimimizin getirileri; dilimizin daha da yetkinleştirilmesine karşı olanların bilimsel olmayan dayatmaları ile bunların neden oldukları kullanım yanlışlıkları konularında eleştirel değerlendirmeler yapılıyor. Kestirmeli anlatımla belirtilmek gerekirse Çotuksöken, yazılarının tümünde; dilin toplumsal boyut ile düşünsel değeri üzerinde yönlendirmelere giriyor.
Bizim dilimizin gelişkinliğini; eğitim dili, bilim dili, sanat dili alanlarında özgünleşerek daha da yetkinleşmesini savunanlar giderek azalıyor. Özellikle 1983 yılında Türk Dil Kurumunun bağımlı ve de güdülenebilir konumda yeniden yapılandırılması sonrasında, en ilkin, dilimizin oturmuş yazım kuralları içinden çıkılmaz bir karmaşa ortamına sürüklendi. Türkçeci olduklarını söyleyenler, dilimizin Yüce Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumunun başlattığı çabalar sonucu kazanımlarını desteklediklerini, yeri olsun olmasın, bir kişilik değerlemesi boyutunda belirtenler, şimdilerde bırakınız dil devrimine karşı olanları eleştirmelerini, kendi yazılarında bile özensiz olabiliyorlar. Giderek, kimseler, kimlerin nasıl yazdıklarının ayırdına varmaz oldular. Türkçe’nin gücünü, yazın dili olarak değerinin tartışılmazlığını bilen eden de azalıyor. Bu konularda bilgilenmek isteyenlerin başvurabilecekleri kaynak nitelikli yapıtlar üretenler de aranır oldu. Yazın adamlarımız, düşün adamlarımız duyarsızlaştıkça, aldırmasızlaştıkça bu kez de dilimizi batı dillerinin “boyunduruğuna” veremeden yanalıkları belliler, karşı devrimciler, ortalarda cırıt atıyorlar. Meydan, en genel özellikleri dil bilincinden yoksunların elinde kalınca da; “Ben yazarım, Türkçe’de üretirim” diyenlerin yapıtlarında bile batı dillerinden, doğu dillerinden alınmış sözcükler gittikçe artıyor. İş, yerli sözcük, yabancı sözcük boyutunda kalmıyor. Dilimizin anlatım özellikleri, benimsenmiş kuralları karmakarışıklandırılıyor. Yusuf Çotuksöken’ in yaşanmış gerçeğini; “Türkçe’ nin inceliklerini, sorunlarını, gizlerini araştırma yaparken daha çok da öğretirken sezdim, öğrendim.(…) Türkçe sevgim zamanla Türkçe bilincine dönüştü”( s.VII ) bilenlerimiz de, bu uğurda araştırma yapanlarımız da iyiden iyiye azalıyor. Benim bir gözlemim var: Türkçe’de, yapıt verenler çoğalıyor da Türkçe üzerine araştırma yapanlarımız, ilkeli tutumları ile yapıtlar verenlerimiz; dil yanlışlıklar üzerinde duranlarımız; özgün dil kullanımlarındaki özensizlikleri karşılarına alanlarımız, eleştirenlerimiz kalmadı ortalarda. Bunların hepsinden önemlisi toplumda dil bilinci de dil sevgisi de, öyle yavaş mavaş değil olabildiğince hızla geriliyor. Yusuf Çotuksöken, son yapıtı ile Türkçe’nin geliştirilmesine engel özellikli bu kötü gidişe karşı çıkamaktadır. Bu bağlamdaki değerlendirmelerini, eleştirilerini, öngörülerini Anadili ve Öğretimi, Toplum ve Dil, Türk Dili ve Dil Devrimi bölümleri içinde yer alan yazılarında ele alıyor, irdeliyor. “Dil, göksel - tanrısal bir yaratı değildir. Önermesi şu soruyu gündeme getirir: Peki dilin yaratıcısı kimdir? Hemen yanıtlayayım: Dili yaratan, halktır. Halkın dilini yaratmadaki amacı da doğal,toplumsal ve teknik çevresiyle olan çok yönlü ilişkilerini düzenlemek ve bütün birikimini geleceğe aktarmaktır. Daha kuşatıcı bir tanımla söylemek gerekirse dil, geleneksel bir bellektir.” diyor.(s.51)
Her dil, salt o dilin bilenlerinin iletişim aracı değildir. Her dil, o dilde düşünenlerinin duyuşsal, düşünsel kabıdır da. “Osmanlıca, kulluğu şart koşan bir ortaçağ imparatorluğunun diliydi; çağdaş Türkçe ise, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan, yurttaşlık bilincine varmış insanların dilidir, ulusal dildir.”(s.85) Yazar yaşamsal boyutlu konuya bu ölçekli yaklaşmış. Dil devrimimizin karşısındakiler, başkaca gizil amaçlıları bir yana bırakırsanız, Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları olma bilincine varamamış olanlardır. İnsanımızın, dil sevgisi bilincini de , hiç mi hiç kuşkunuz olmasın, dil ve yazın eğitimimizin yeterliliği sağlayacaktır. “Dil” üzerinde düşünenler, Türkçe ve yazın eğitimine de yönelmek gereğini duyacaklardır. Yapıtta, Türkçe eğitim ile ders kitapları üzerinde bu nedenle durulmuş; değerlendirmelere yer verilmiştir
Çotuksöken, dilde kirlenmenin iki boyutu olduğunu benimsiyor; bunlardan birincisinin, yabancı dillerden yoğun biçimde dilsel birimlerin, yani sözcüklerin, kuralların, deyimlerin,terimlerin vb girmesi; ikincisinin de bireylerin dil kullanımında özensiz ve tutarsız davranmalarıdır diyor. Şu tartışılmazı saptıyor: “Türkçe’nin gelişme olanaklarını kısıtlayanlar kimlerdir?” diye soracak olursak… Öncelikle dil bilinci ve sevgisi olmayanlar; yabancı sözcükleri konuşma ve yazılarının arasına serpiştirmeyi marifet sayan aydınlar, yazarlar, gazeteciler; yabancı terimleri Türkçeleştirmeyi savsaklayan bilim adamları; yabancı sözcüklere karşı açılan savaşımda Türkçe sözcük üretiminin yollarını tıkayanlar; yasak sözcükler dizelgesi yayımlayarak halkın iletişim özgürlüğünü kısıtlayanlar…” (s.109) Araştırmacı yazar yabancı sözcük kullanmayı marifet sayanlar için “aydınlar” diyor. Bize göre, sanat yapmada, sağlıklı düşünmede ve duyumsamada; toplumsal iletişimde verimli olabilmede özgün dilin değerini göremeyenlerin aydın değil, sözde aydın olduklarıdır. Günümüzün nice yazarlarının -Türkçe’de ürettiklerini söylemelerine karşın- yapıtlarında doğu / batı dillerinden alınmış sözcüklerin bini bir paraya olmasının açıklaması başkaca nasıl yapılabilir?…
Bizce Çotuksöken’ in bu yeni yapıtı, içeriği ile de düzenlenmesi ile de güzel Türkçe’mizin özensiz kullanımlarına; üretim yeteneklerinin yeterince işletilmemesine karşı içeriklidir. Yazınsal üretimler hangi dilde üretilmişlerse, o dilin özgünlüğüne bağlı kalmamalarından kaynaklanan sorunları kapsayan konuları yalınlıkla ama yetkinlik içinde ele alan başucu metinler toplamıdır. Bununla birlikte yapıtın 172-l76. sayfaları arasında yer alan “Yazarın Dili , Dilin Yazarı” başlıklı metnin, yazın çevrelerinde enine boyuna üstünde durulması; yazarlarımızın da eleştirmenlerin de, deyim yerinde olur, eteklerindeki taşlarını önlerine dökmeleri oylumludur. “Yazının bir dil sanatı olduğu…” ne kadar tartışılmaz ise; yazdım diyenlerin de, yazmalarını sürdürenlerin de, akıllarının ucunda bile olsa yazmayı geçirenlerin de dil bilgilerinin, dil bilinçlerinin, dil sorumlarının olacağı tartışılmazdır.
Okuyunuz bu güzel yazıları; Türkçe üzerine eleştiriler – denemeler toplamı yapıtı okuyunuz. Dilimiz bizim ne kadar gelişkin ise düşüncelerimiz aynı oranda durudur, yetkindir. Kimler mi okumalılar: Öğretmenler, dil ve yazın öğretmenleri, Eğitim Fakültelerinin Türk Dili ve Yazını Bölümlerinin öğrencileri gecikmeden okumalıdırlar. “Türkçe Üzerine” yazılmış bu yazılar toplamı yapıt, okurlarının dil sevgilerinin boylanmasını, dil bilinçlerinin güçlenmesini sağlayacaktır. Yazarın, “Türkçe Üzerine – II Eleştiriler, İncelemeler” adlı yapıtının geciktirmeden çıkarmasını diliyorum.
Adil BOZKURT

Sohbet

Herhangi bir düşünceyi, konuyu; yazarın karşısında biri varmış gibi günlük, sıradan ve rahat bir dille anlattığı fikir yazılarıdır. Herhangi bir kanıt kaygısı yoktur. Yazının çerçevesini yazıyı yazanın fikirleri oluşturur. Bu yönüyle fıkra türüne çok benzerler. Dilindeki sadelik ve rahatlık yönünden de denemeyi andıran söyleşiler daha uzun soluklu yazılardır. Söyleşiler bazen röportaj ile de karıştırılırlar. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır. Söyleşiler tek kişilik yazılardır. Oysa röportaj, bir uzmana ve bir de, röportajı yapacak kişiye ihtiyaç duyar.

Sohbet Yazı Türünün Özellikleri:

Sohbet yazılan düşünce yazılarıdır. Sohbetlerde de bir düşünce açıklanır, bilgi verilir. Sohbet yazarı ele aldığı konuda fazla derinleşmez, ileri sürdüğü görüşlerini kanıtlama yoluna gitmez, ancak sezdirmeye çalışır, Bu yönüy1e makaleden ayrılır. Sohbet yazarı kişisel görüşlerini özgürce ifâde edebilme özelliğini taşır. Başkalarının o konuda ne düşündükleri önemli değildir. Herkesin sevdiği bir şeyden berbat bir şey olarak söz edebilir.

Sohbet Yazı Türünün Konusu: Sohbetlerin çoğu günlük sanat olaylarını, genel konuları ele alır.

Sohbet Yazı Türünün Dili ve Anlatımı:

Bu türün dili yalın konuşma dili, anlatımı da konuşma havasında rahat ve samimidir.

Sohbet Yazı Türünün Plânı :

Diğer düşünce yazılarının planı sohbet yazı türü için de kullanılır. Giriş bölümünde ele alınacak konu tanıtılır. Gelişme bölümünde okuyucuyu sıkınadan konu açılır. Bu bölümde tanımlamalar, çözümlemeler, örneklemeler yapılır. Yazar kendi görüşlerini okuyucuya sezdirir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan son karar bildirilir.
Sohbet türünün en önemli ismi Ahmet Râsim’dir.

Röportaj

Daha çok gazete ve dergilerde karşılaştığımız bu türün temel amacı ilgi çeken herhangi bir konuda okuyanları aydınlatmaktır. Bu amaçla iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Bu kişilerden biri mutlaka o konu ile ilgili bilgi sahibi ya da uzman olmalıdır. Ancak, bu türde röportaj yapılandan çok röportajı yapan önemlidir. Çünkü yazı onun denetiminde şekillenir ve sonuçlanır. Sorulacak soruların tarzı, içeriği yazının başarısını doğrudan etkiler. Bu amaçla röportajı yapan kişi doğru bir planlama yapmak ve yazıyı kendisi şekillendirmek zorundadır.

Röportaj yapılırken farklı yöntemler uygulanabilir: Sorular önceden röportaj yapılacak kişiye ulaştırılır ve kişi bunlara kendince bir yanıt metni hazırlar. Diğer yöntemde ise sorular doğrudan sorulur ve yanıtlar kaydedilerek sonradan yazıya geçirilir. Bu uygulamada bir kayıt cihazına ihtiyaç vardır. Ancak her iki yöntemde de röportajı yapan bir giriş ve sonuç bölümü hazırlamak zorundadır. Ancak, hiçbir şekilde verilen yanıtlar üzerinde tasarruf, hakkına sahip değildir. Onları kısaltamaz, ekleme yapamaz, özetleyemez ya da tümden çıkartamaz. Bu açılardan bakıldığında bir röportaj hazırlamak hiç de kolay değildir. Çünkü amaç bilgi vermek, aydınlatmak ve konuyu her yönüyle ortaya koymaktır. Bu yüzden taraflı olmak, soruları çeldirici sormak etik açıdan doğru olmadığı gibi okuyanları da etkileyecektir.
Röportaj da gerektiğinde resim ve fotoğraf da kullanılabilir.

Prof. Dr. Kaptan ile Söyleşi (RÖPORTAJ ÖRNEĞİ)

Anabilim dalında öğretmen yetiştirmedeki temel felsefeniz nedir?

Anabilim dalımız 1997 yılında YÖK tarafından eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırılması kapsamında Fen Bilgisi branş öğretmeni yetiştirmek üzere açılmıştır.1998-1999 öğretim yılında ilk defa öğrenci alarak eğitime başlandı.YÖK tarafından yeniden yapılandırma kapsamında açılan branş öğretmenlikleri bölümleri aynı zamanda zorunlu temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasıyla aynı zamana denk gelmektedir. Zorunlu temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasıyla birlikte ilköğretimin II. kademelerindeki branş öğretmenlerine olan ihtiyaç artmıştır. Buna bağlı olarak branş öğretmeni yetiştiren Anabilim dalları açıldı.

Anabilim dalımızda yürüttüğümüz program Fen Bilgisi Öğretmenliği programıdır. Program dahilindeki dersler, kur tanımları ve ders kredileri YÖK tarafından belirlenmiştir. Bu anlamda temel felsefemiz YÖK tarafından belirlenmiş durumdadır ancak bu derslerin içeriğinin ne olacağı Anabilim Dalımız tarafından belirleniyor. Burada bizim temel felsefemiz ve yaklaşımımız devreye giriyor. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü Fen Bilimleri Anabilim Dalı olarak şu anda 11 öğretim elemanımız mevcut; bir profesor, iki yardımcı doçent, üç öğretim görevlisi ve beş araştırma görevlisi. Bu öğretim elemanlarımız ve başka bölümlerden aldığımız öğretim elemanı destekleriyle genel olarak; öğrenciyi aktif kılan, öğrenciyi sürecin içine doğrudan katan, bilginin aktarıldığı değil bilgiye ulaşma ve bilgiyi elde etme becerilerinin kazandırıldığı bir yaklaşımı temel felsefe olarak belirliyoruz. Öğretmen adayı öğrencilerimizi yetiştirirken bu felsefeyle yola çıkıyoruz ve onların da ileride meslek yaşantılarında bu felsefeyle hareket etmelerini sağlamaya çalışıyoruz.

Kısacası; temel bilgilerin öğretilmesi yanında bilgiye ulaşma becerileri, bilgiyi elde etme becerileri –ki buna kısaca bilimsel yöntem süreç becerileri diyebiliriz- ve bilimsel tutumların kazandırılmasını ön planda tutan bir öğretmen yetiştirme felsefemiz var.

Anabilim dalında yetiştirdiğiniz öğretmen adaylarından beklentileriniz nelerdir?

Temel felsefemiz kapsamında yetiştirdiğimiz öğretmen adaylarından tabii ki burada aldıkları iyi örnekleri, iyi mesajları kendi öğretmenlik yaşantılarında kullanmalarını ve olumsuz ve yetersiz örnekleri kullanmamalarını bekliyoruz. Yetiştirdikleri ilköğretim öğrencilerinden bilimsel yöntem süreç becerilerini kazandırmayı hedefleyen ve bilgilerin tamamını değil, temel bilgileri vermeyi prensip edinen öğretmenler olmalarını bekliyoruz. Öğretmen adaylarımızın ezbercilikten uzak durmalarını, bunun yerine kavrayarak ve öğrenerek yeni davranışların kazandırılmasını sağlamalarını bekliyoruz. Tabii ki bu beklentiler içinde olmak yetmiyor. Araç gerecin, donanımın, elemanın, her türlü girdinin, kaynağın da bu beklentilerin gerçekleşme sürecine etkisi oluyor. Kaynaklarımızın zaman zaman yetersizliği söz konusu olsa da biz en iyisine ulaşmayı hedefliyoruz.

Öğretmen eğitiminde modeliniz ve öğrenme-öğretme yaklaşımlarınız nelerdir?

İlk soruda da bahsettiğim gibi öğretmen eğitimi modeli YÖK tarafından belirlenen program çerçevesinde uygulanmaktadır. 1. sınıftan başlayarak ilköğretim okullarında uygulama dersleri ve diğer derslerle ilişik uygulama dersleri mevcut. Bu da üniversitedeki teorik eğitimin yanında öğrencinin bizzat eğitim sürecinin içinde olduğu, kendi yaşantısı haline geldiği uygulama derslerini etkin kılıyor. Uygulama ağırlıklı bu modeli hemen hemen her dersimizde belirlemeye çalışıyoruz ki bu 3. ve 4. sınıfta ağırlıklı olarak yer alan öğretim derslerimizde kendini daha fazla gösteriyor. Yani etkin öğrenme yaklaşımlarını burada sunmaya çalışıyoruz. Burada etkin öğrenme yaklaşımı ile kastettiklerimiz; proje tabanlı öğrenme, probleme dayalı öğrenme, çoklu zeka kuramına dayalı öğrenmede olduğu gibi bizzat öğrencinin ilgi ve merakları doğrultusunda bilgiye kendilerinin ulaşmasını temel alan yaklaşımlardır. İçinde bulundukları ortamı bir Fen Bilgisi laboratuarı gibi düşünerek gözlem yapmaları, incelemeleri, araştırmaları ve sürekli bu araştırma ve gözlem sonuçlarından belli yargılara varmaları, bunları test etmeleri şeklinde bir temel becerinin kazandırılması bizim öğretmen eğitimindeki en temel modelimizdir. Bu yaklaşımlarla öğretmen eğitimi alan öğretmen adaylarımız da hizmet içinde aynı yaklaşım ve tutumlarla öğrenme-öğretme süreci hazırlayabilmelidirler.

Her yıl Anabilim dalımıza gelen kontenjanlar kim tarafından nasıl belirleniyor?

Anabilim dalımıza her yıl gelen öğrenci sayıları YÖK tarafından belirleniyor. Fen Bilimleri Eğitimi Anabilim Dalı’na kurulduğundan beri, 100-105 arası öğrenci alınıyor. Özellikle ilk yıllar derslik, öğretim elemanı, araç gereç ve donanım açısından çok yetersiz olduğumuz dönemlerdi. Her yıl çok daha az öğrenci istediğimizi belirtmemize rağmen yaklaşık 100 öğrenci gelmekte. Bu sayı YÖK tarafından öğretmen ihtiyacı ile bağlantılı olarak bu şekilde belirleniyor olmalı, ancak mevcut olanaklarımızla bu öğrenci sayısının fazla olduğunu düşünüyorum.

Anabilim dalının öğretmen yetiştirme modelini ve öğrenme-öğretme yaklaşımlarını gerçekleştirebileceği bir donanım var mı? Ne gibi eksiklikler, avantaj ve dezavantajlar var?

1998-1999 öğretim yılında ilk öğrencilerimizle eğitime başladığımızda doğrusu çok büyük yetersizlikler söz konusuydu. Geçen yaklaşık 5 yıllık süre içerisinde araç gereç ve donanım açısından oldukça zenginleştik. Epeyce zengin bir fen bilgisi laboratuarına sahibiz. Laboratuarımız dışında, bir fen bilgisi öğretimi ya da teknoloji dersliği oluşturmak üzereyiz. Bu dersliğimizde televizyon, video, VCD player, bir data show ve bir bilgisayarımız mevcut. Biz istiyoruz ki her türlü teknolojiyi öğrencilerimize sunabilelim. Öğretmen olduklarında olanakları fazla olan okullarda görev yaparken neleri kullanabileceklerini, nasıl kullanabileceklerini bilebilsinler. Tabii ki bunun yanında olanakları çok sınırlı okullarda görev yaparken de ‘laboratuarım yok, malzemem yok, materyalim yok öyleyse etkin aktif öğrenmeyi, yaparak yaşayarak öğrenmeyi sağlamam mümkün değil’ demesinler, çok basit araç gereç ve malzemelerle de Fen Bilgisi dersini işleyebilsinler istiyoruz.

Anabilim dalımız donanım açısından sayısal olarak çok yeterli olmasa da bu teknolojik araç gereçleri sağlayarak öğrencilerimizin tüm araç gereçlerin kullanımı hakkında bilgi sahibi ettiğimize inanıyorum. Hizmet verdiğimiz öğrenci sayısını düşündüğümüzde tabii ki bu malzemelerin sayısının artırılması gerekiyor.

Avantaj ve dezavantaj olarak baktığımızda; Fen Bilgisi laboratuarımızın belki biraz daha büyük olması gerekiyor. Bu yıl büyük bir laboratuara geçtik, ancak hizmet verilen öğrenci sayısı düşünüldüğünde halen sıkıntılar yaşanıyor. Sınıf öğretmenliği (200 öğrenci) , ilköğretim matematik öğretmenliği (70 öğrenci) öğrencileri ‘Fen Bilgisi Laboratuarı ve Fen Bilgisi Öğretimi ‘ derslerini ve tabii ki kendi öğrencilerimizin aldığı ‘Fen Bilgisi Laboratuar Uygulamaları ve Özel Öğretim Yöntemleri ‘ dersleri yanında diğer derslerin uygulamaları da bu ortamda yapılıyor. Bu kapsamda malzeme yetersizlikleri ve bireysel deney yapma şansının azalması öğrencilerimize sıkıntı yaşatabiliyor. Bazı durumlarda deneyler gruplar halinde veya gösteri deneyi olarak yapılabiliyor. Bu bir dezavantaj olabilir, ancak hiç yapılmama durumu düşünüldüğünde şu anda az da olsa bulunması bir avantaj olarak görülebilir. Az önce de bahsettiğim gibi, öğrencilerimizi, olanaklar ölçüsünde yaparak yaşayarak öğrenmeyi merkeze alacak ve ileride de bu şekilde öğrenme-öğretme ortamları hazırlayacak öğretmen adayları olarak yetiştirmeye çalışıyoruz.

Dezavantaj olarak sayılabilecek bir durum ise Anabilim Dalımız dahilinde bilgisayar ve bilgisayar laboratuarı yetersizliğimizdir. Gerçi İlköğretim Bölümü içerisinde bir bilgisayar laboratuarı mevcut ve bu laboratuarın genişletilmesi için çalışmalar var. Bu bir ölçüde öğrencilerimize internet bağlantılı bilgisayar ortamı sağlamaktadır. Öğrencilerimize internet kullanımı gerektiren ödevler veriyoruz ve bu ödevleri yapabilecekleri, internete ulaşabilecekleri bilgisayar laboratuarı bölümümüz içerisinde artık var. Bölüm kütüphanemiz olmakla birlikte Fen Bilimleri Eğitimi Anabilim Dalı’nın bir kütüphanesi ya da bölüm kütüphanemiz içinde Fen Bilgisi Eğitimi ile ilgili zengin kaynaklarımız ne yazık ki yok. Zengin bir kütüphane oluşturmaya ihtiyacımız var. Bu da önemli dezavantajlarımızdan birisi.

Yetiştirdiğiniz öğretmen adaylarına yeterli uygulama süreci nasıl düzenlenmektedir?

Fen Bilgisi Öğretmenliği Programımızın kapsamında gerek okul deneyimi uygulama dersleri gerek diğer derslerin içindeki uygulama saatleri düşünüldüğünde uygulamaya yeterli süre verilmiş görülüyor.

Uygulama süreçlerini iki ana bölüm altında ele alabiliriz. Okul deneyimi dersi kapsamında ilköğretim okullarındaki uygulamalar ve alan dersleri kapsamındaki laboratuar uygulamaları. Alan dersleri kapsamında öğrencilerimize verdiğimiz uygulama dersleri bölümümüz laboratuarının ve diğer bölümlerinin laboratuarlarının destekleriyle yürütülmektedir. Daha önce bahsedildiği gibi bölümümüzdeki fen bilgisi laboratuarı donanım açısından oldukça zengin, ancak öğrenci sayısının fazlalığı düşünüldüğünde yetersiz kalabilmekte. Uygulama anlamında bu bir eksiktir.

Okul uygulamaları çok önemli bir süreç ve bölümümüzde bu uygulama 1. sınıftan itibaren başlatılıyor. Okul uygulamalarının önemini iki açıdan ele alabiliriz. Birinci önemi; öğretmen adayları hizmet öncesi eğitimlerinde sadece üniversitelerde teori olarak yetiştirilmekle kalmamalıdır. Okullarda deneyimli öğretmenlerin yanında ya da bizzat uygulamanın içinde yetişmeleri çok önemlidir. Okul uygulamalarına gittikleri okullardaki yeterlikleri, yetersizlikleri, sorunları görüp; mezun olmadan bunların çözümlerini arayan ve sorunları giderme yönünde eğitim almaları başka bir önemli noktadır. İkinci önemi ise, öğrencilerimizin uygulama okullarına yeni yaklaşım ve gelişmeleri aktarmaları ve üniversite ile ilköğretim okulları arasında bir köprü görevi yapmalarıdır. Bu anlamda hizmetteki öğretmenlere üniversitedeki yeni yaklaşımlar aktarılarak hizmet içi eğitim sağlanmış olabiliyor.

Alan, kültür ve öğretmenlik formasyonu derslerinin yüzdesi nasıldır?

Alan dersleri olarak Fizik, Kimya, Biyoloji ve Matematik dersleri veriliyor. Öğrencilerimiz bu alan dersleri kapsamında epeyce fazla ders alıyorlar. Kültür dersleri açısından programı yetersiz buluyorum. Kültür dersleri biraz daha fazla olabilir. Bu eksiği seçmeli derslerle gidermeye çalışıyoruz. Öğretmenlik formasyonu dersleri kapsamında; Öğretmenlik Mesleğine Giriş, Okul Deneyimi I, Okul Deneyimi II, Öğretmenlik Uygulaması, Gelişim ve Öğrenme, Öğretimde Planlama ve Değerlendirme, Öğretim Teknolojileri Materyal Geliştirme, Özel Öğretim Yöntemleri I, Özel Öğretim Yöntemleri II, Sınıf Yönetimi, Matematik Öğretimi, Rehberlik dersleri verilmekte. Bu derslere bakıldığında aslında öğretmenlik formasyonu adına temel dersler veriliyor. Ancak önemli bir eksikliğimiz, ölçme ve değerlendirme dersinin bağımsız ve zorunlu bir ders olarak verilmemesi. Biz ölçme değerlendirme, test geliştirme teknikleri, bireysel gelişim değerlendirme derslerini seçmeli dersler olarak açıyoruz. Ancak öğrencilerimiz toplam beş seçmeli dersin en fazla ikisini bölüm içi yani FBÖ kodlu alabiliyorlar. Diğer üç dersi bölüm dışından almak durumundalar. Dolayısıyla başka seçmeli dersler de düşünüldüğünde öğrencilerimizin tümü ölçme değerlendirmeyle ilgili dersleri alamıyorlar. En yeni değerlendirme yaklaşımı olan bireysel gelişim değerlendirme yaklaşımı öğrencilerimizin hepsine yeterince aktarılamıyor.

Alan, kültür ve öğretmenlik formasyonu derslerine giren öğretim elemanlarını nasıl belirliyorsunuz?

Derslerimize girecek öğretim elemanlarını öncelikle Anabilim dalımızdaki öğretim elemanlarından belirliyoruz. Bu anlamda Fizik, Kimya, Biyoloji, Öğretmenlik Formasyonu derslerine girebilecek öğretim elemanlarımız mevcut. Fakat Fen Bilgisi Eğitimi Anabilim Dalı olarak hem İlköğretim Matematik Öğretmenliği, hem Sınıf Öğretmenliği Bölümleri’ne çok fazla sayıda servis derslerimiz var. Bu servis dersleri; Fizik, Kimya, Biyoloji, Fen Bilgisi Öğretimi ve Fen Bilgisi Laboratuarı’dır. Bütün bu dersleri sağlayacak öğretim elemanımız sayı olarak mevcut olmadığından öncelikle bu yetersizliği fakültemizdeki ortaöğretim fen ve matematik alanları bölümünden gidermeye çalışıyoruz. Eğer öğretim elemanı sıkıntımızı gideremediysek daha sonra üniversitemizin diğer fakülte ve bölümlerinden yardım alıyoruz. Yardım aldığımız bölümler; Fizik Mühendisliği, Kimya Mühendisliği, Kimya ve Biyoloji Bölümleridir. Tabii bu durum ciddi sıkıntılar açabiliyor. Program yaparken çeşitli sıkıntılar yaşayabiliyoruz ya da farklı bölümlerden gelen öğretim elemanlarına temel felsefemizi aktarmada bazen çok etkin olamayabiliyoruz. Zamanla Anabilim Dalımız bünyesindeki öğretim elemanlarının sayısı arttıkça bu sorunlarında azalacağını sanıyorum.

Alan derslerinde aldığımız konular zaman zaman fen programıyla bağdaşmamaktadır. Bununla ilgili bir düzenleme yapmayı düşünüyor musunuz?

Kendi Anabilim dalındaki öğretim elemanlarımızla sık sık toplantılar yaparak temel felsefemizi, nasıl öğretmen yetiştirmemiz gerektiğini, gerek ders içi gerek ders dışı etkinliklerle ne tür paylaşımlar içinde olmamız gerektiğini konuşuyoruz ve ortak bir felsefe belirleyebiliyoruz. Ancak başka fakülte ve bölümlerden öğretim elemanı sağlamak zorunda kaldığımızda çeşitli sıkıntılar yaşayabiliyoruz. Bu öğretim elemanlarına derslerin kur tanımlarını veriyoruz, çok genel olarak açıklamalar yapıyoruz, ancak çok etkili olabiliyor muyuz bu tartışılır. Daha fazlası müdahaleye giriyor ki bunun çok doğru bir yaklaşım olmadığı görüşündeyim. Zaman zaman bu öğretim elemanları seviyeyi tutturmada ya da kur tanımlarında çok genel başlıklar halinde verilmiş olan kapsamı ele almada bizim amaçladığımız doğrultunun dışında hareket edebiliyorlar. Örneğin, ilköğretime öğretmen adayı olarak yetişen öğrencilerimize seviyenin çok üstünde bilgi verebiliyorlar. Bazen bunun tam tersi, seviyenin altında bilgi verebiliyorlar. Bununla ilgili düzenleme yapmayı düşünüyoruz ancak bunu formal anlamda mümkün bulmuyorum. Çünkü öğretmene ‘şu konuyu anlat, şu düzeyle anlat’ demek mümkün olmuyor. Çok genel mesajlarla ne istediğimizi ifade etmeye çalışıyoruz. Bu mesajı alabilen öğretim elemanlarımızla uyumu sağlayabiliyoruz. Hizmet öncesi öğretmen eğitiminde önemli olan öğrencilerimize her türlü bilgiyi, beceriyi vermek değil, muhakeme etme, kendilerini geliştirme, her türlü yenilik ve gelişmeyi takip etme becerilerini kazandırmaktır. İnanıyoruz ki herhangi bir derste işlenişle ilgili yetersizlikler söz konusu olsa bile –ki bu; öğretmenden, araç gereçten, kaynaktan dolayı olabilir- öğrencilerimize bu temel becerileri verebildiysek, ilgi, istek, merak, etkili bir öğretmen olma arzusu ve öğretmenlik mesleğine dört elle sarılma motivasyonunu kazandırabildiysek, yukarıda bahsettiğimiz eksiklikler giderilmiş olacaktır. Yani Fizik, Kimya, Biyoloji’yi çok çok iyi öğrenip, bu tutum, istek, aktif öğrenmeyi sağlayacak etkinlikleri üretme anlamında temel becerileri kazandıramazsak, alan dersleri tek başına bir şey ifade etmeyecektir. Eğer biz bilimsel yöntem süreç becerilerini öğretmen adaylarına kazandırabiliyorsak, alan bilgisi eksikliklerini de kendilerinin giderebileceğini düşünüyorum.

Öneri ve Dilekleriniz…

Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü Fen Bilimleri Eğitimi Anabilim Dalı olarak mezun ettiğimiz öğrencilerimizle Türkiye’nin dört bir yanından ses getirmek ve mesleklerinde başarılı, kendileriyle barışık, kendilerinden memnun, çevrelerindeki öğretmen arkadaşlarıyla her türlü bilgi ve becerilerini paylaşabilecek, öğrencilerine verimli olan, iyi öğrenci yetiştirmek adına istekli, öğretmenler yetiştirmek en büyük dileklerim arasında. Ayrıca öğrencilerimizin Hacettepeli olmaktan dolayı mutlu ve gururlu olmaları yine benim için çok önemli. Belki burada 4 yıllık bir eğitim alıyorlar ama hayatları boyunca, meslek yaşantıları boyunca, Hacettepe’yle ve Fen Bilimleri Eğitimi Anabilim Dalı ile bağlantılarını ve bu anlamdaki duygu ve düşüncelerinin pozitif olması yine bizim açımızdan çok çok önemli. Bundan sonra bölüme alacağımız öğretim elemanlarımızın önemli bir kısmını kendi öğrencilerimiz arasından seçmeyi düşünüyoruz. Bu anlamda çok iyi öğretmenler yetiştirmek yanında iyi akademisyenler yetiştirmek de önemli amaçlarımızdan bir tanesi. Yani yetiştirdiğimiz öğretmen adayı öğrencilerimizin sürekli araştıran, inceleyen, sorgulayan bireyler, paylaşımcı, kendisiyle barışık,mutlu olmaları en önemli amaçlarımız arasında geliyor.

Teşekkür ederim.
HABER YAZISI
(HABER YAZISI ÖRNEĞİ)
Akdeniz’de tekneleri batan 27 kaçak göçmeni kimse kurtarmaya yanaşmayınca üç gün üç gece balık ağlarının dubalarında yolculuk ettiler.

GANA, Kamerun, Nijerya ve Sudanlı kaçak göçmenleri taşıyan tekne Libya’dan yola çıktı. Derme çatma tekne 6 gün Libya açıklarında sürüklendikten sonra battı. İki balıkçı teknesinin kurtarma girişimi sonuç vermedi. Bölgede bulunan bir Malta gemisi onlara yardım eli uzattı. Kaptan yukarı çıkmalarına izin vermediği için göçmenler, geminin çektiği ton balığı ağlarına tutundular.

Balık kadar değerleri yok

Kaçaklar üç gün üç gece, hiçbir şey yiyip içmeden ağlara tutunarak yolculuk ettiler. Maltalı kaptan, ağlarda 1 milyon dolarlık balık olduğunu, yolunu uzatarak bunu riske atmak istemediğini söyledi. Sonunda Sicilya yolu üzerinde bir İtalyan donanma gemisi göçmenleri yukarı çekip İtalya’nın Lampedusa Adası’na götürdü.

5 günde 120 kurban

Olayı, “Avrupa’nın Utancı” başlığıyla kapak konusu yapan İngiliz Independent gazetesi, bu 27 göçmenin yine de şanslı olduğunu, çünkü aynı bölgede son beş gün içinde dört ayrı teknenin batması sonucu toplam 120 Afrikalının öldüğünü bildirdi.

Don KİŞotun Özetİ

DON KİŞOT KİTAP ÖZETİ

İspanya, Meça Kenti’nin köylerinden biride elli yaşlarında soylu bir adam yaşardı. Bu adam boş zamanlarını şövalye romanları okuyarak geçirirdi. Bu onda öyle bir tutku haline gelmişti ki kendini okuduğu romlarda anlatılan “gezici şövalye” olarak görmeye başlamıştı. Artık o, evinde oturamazdı, Romalarda olduğu gibi zırhını ve silahlarını alıp serüvenden serüvene koşmalıydı. Fakat bir eksiği vardı, okuduğu romanlarda her şövalyenin yaptığı kahramanlıkları adadığı bir prensesi olurdu. Prenses olarak kendi köyünde yaşayan ve çok güzel bir kız olan Aldonz Lorence’yi seçtikten sonra yola koyuldu yolda kendisinin şövalye ilan ettirmediğini hatırladı, bu yüzden yolda gördüğü ilk kişiye kendini şövalye ilan ettirecekti. Biraz daha yol aldıktan sonra bir han gördü, bu hanı bir şatoya benzetti, içindede kendini şövalye ilan edecek bir soylunun yaşadığını düşündü. Hancı Don Kişot’u ilk gördüğünde onun nasıl bir insan olduğunu ve onun suyuna gitmeyi kendisi için uygun olacağını düşündü ve Don Kişot’un isteğini geri çevirmedi. Sabaha karşı uydurma bir tören düzenleyip Don Kişot’u şövalye ilan ettiler. Hancı şövalyeye iyi bir şövalyenin parasının ve bir seyisinin olmasını gerektiğini söyler. Buna inan Don Kişot köyüne dünüp biraz para ve birde seyis bulmaya karar verir. Dönüş yolunda bir grup tüccarla karşılaşır ve onları duelloya davet eder, düello esnasında atından düşen sövalye birde dayak yer. Olaydan sonra oradan geçmekte olan bir köylü tarafından bulunur ve köyüne getirilir. Köye döndüğünde ailesi onu bu işten vaz geçirmeye çalışsada o gezici şövalye olmaya kararlıdır. Yanına kendi köyünde yaşayan Sanşo Panza bir delikanlıyı seyis olarak almak ister. Delikanlıyı ikna ettikten sonra sabah erkenden yola koyulurlar. Bir süre yol aldıktan sonra bir ovaya vardılar. Burada birçok yel değirmeni vardır ve Don Kişot bunları dev sanarak üzerlerine yürümeye başlar, seyisinin tüm engellemelerine rağmen vazgeçmez atını tüm gücüyle en yakındaki yel değirmenine sürmeye başlar. Hayali bir deve saldıran şövalye yel değirmenin kanadına takılarak yirmi metre ileri fırladı. Don Kişot kendine geldikten sonra tekrar yola Lapice limanına doğru yola çıkarlar. Yolculuk sırasında kendileri yorgun hisseden çift biraz mola verirler. Bu sırada bir grup katırcının Don Kişot’un atının eğerini ve Sanşo Panza’nın eşeğinin yüklerini çalmaya çalıştığını geçte olsa fark ederler ve katırcılarla kavga eden Don ve Sanço kavgadan bir hayli kötü durumda çıkarlar.
Zor da olsa kendilerini bir hana atarlar, içeriye perişan halde girdiklerini gören hancı, karısı ve kızı onlara yardım ederler yaralarını sararlar. Birkaç gün sonra handan ayrılı ve yeniden yola koyulurlar.
Yolculuk sırasında yolun karşısından kendilerine doğru gelen bir atlı görürler. Atlının başındaki gümüş tası Mambrrinin büyülü miğferi sanır ve adama saldırır adam canını kurtarmak için her şeyini bırakır ve kaçar. Aslında adam bir berber ve kafasındaki tasta yağmurdan korumak için taktığı bir traş tasıydı. Sonra yeniden yola koyulurlar.
Yine yolculuk sırasında bir kalabalık gördüler ve bu kişiler zincirlerle birlerine bağlı idiler Sanço bunların birer şuçlu olduklarını anladı ve efendisini bu adamlardan uzak durması konusunda uyardı fakat Don Kişot gezici şövalyenin görevleri arsında bu durumdaki kişileri kurtarmak ta olduğunu savunarak onların yanlarına gitti. Onlara eşlik eden şövalyelere saldırarak suçluların serbest kalmasını sağladı. Buna karşılık olarak Don Kişot suçluları prensesi ilan ettiği Aldonz Lorence’ya göndermek isteyince mahkumlar Don Kişotu taşlarlar ve hepsi kendi yoluna gider.
Kara Dağa doğru yola koyulan kahramanlarımız oraya vardıkların birkaç gün dinlemeye karara veriler. Burada Don Kişot’un aklına dünya şövalyelerinin en kahramanı olan Aamadis de Gaules’ün yaptığını yapıp, tuhaf delilikler yapıp, çile çekecek ve onları prensesine adayacaktı. Prensesin bunlardan haberdar olması içinde seyisiyle bir mektup yazıp ona gönderdi. Seyis bir hanın yanından geçerken köylüsü olan papaz ve berberi gördü, papaz ve berber Don Kişotu gezici şövalyelikten vaz geçirmek istiyorlardı. Sançodan Don Kişotun yerini öğrenip bir plan yaparak Don Kişotu yeniden köyüne götürdüler. Fakat Don Kişot ve seyisinin bu işten vazgeçmeye niyetleri yoktur. Bir plan yaparak evden kaçmayı başarırlar. Bu kaçışa sinirlenen Don Kişotun ailesi ve arkadaşlar berber ve papaz bu kaçıştan Sançoyu sorumlu tutmaktadırlar. Don Kişotu eve getire bilmek için tekrar plan yaparlar. Bu sefer berber bir gezici şövalye kılığına girip Don Kiştu yenicek ve şartlarını ona kabul ettirecektir. Fakat işler umduğu gibi gitmez ve dövüşü kayıp eder, bunun sonucunda berber Don Kişotun şartlarını kabule etmek zorunda kalır.
Don Kişot Saragosa doğru yola çıkar. Saragos yolunda kocaman ve üzerinde renk renk bayraklar olan bir yük arabasını durduran Don Kişot onun krala altın götürdüğünü sanmaktadır. Abracıyı sorgular. Abracı arabadaki kafesin içinde iki Afrika aslanı bulunduğunu söyler. Don Kişot a göre bu Fresto adında bir büyücünü işidir ve bu yüzden aslanlar savaşma ister. Abracıya zorla aslan kafeslerinin kapısını açtırır. Arabanın etrafında aslan bakıcısından başka kimse kalmamıştır. Bakıcının kapıları açmasına rağmen aslanlar dışarı çıkmak istemez. Don Kişot asların kendiden korktuğunu düşünür ve kapıların kapatılmasına izin verir.
Aslan serüveninden sonra Don Kişot bir köy düğününe katılır. Düğünde ters giden olayları düzeltir. İki sevenin birbirine kavuşmasını sağlar. Daha sonra Saragosa doğru yola koyulurlar.
Saragosa doğru ilerlerken yolları Dük ve Düşeşle kesişir. Dük ve Düşeş onların komik öykülerini duymuşlar, şakayı ve eğlenceyi seven bu insanlar. Bunları ağırlamak bu soyluların tek düze yaşantısında bir değişiklik yaratacaktır diye düşünürler. Onlara gerçek Şövalye ve dünyanın en üstün seyisi muamelesi göstererek eğleneceklerdi. Don Kişot ve Sanço şato da misafir edildi şato halkı da bu eğlencelere katıldı. Sanço bir yere vali olmayı çok isteyen biriydi. Bunu öğrenen Dük Sançoya bir oyun oynayarak onu bir yere vali olarak atadı. Don Kişot ve Sançonun yolları burada ayrılmıştı. Sanço’nun geçici valiliğinden hemen herkes memnundu . Etrafındakiler bir köylünün bu kadar akıllı, sağ duyu sahibi olmasına hayrandı, emir ve önlemler çok akıllıca idi. Dük bile valinin ipe sapa gelmez işlerine gülsede çoğu zaman Sanço’yu övmek durumunda kalıyordu. Bazıları ise artık bu oyununu bitmesini istiyordu. Bu geclerden birinde vali Sanço dinlenmeye çekildiğinde, olağan dışı sesler duyan Sanço yaşadığı olaylı geceden sonra, işiden iğrendi. Oyunu tertipleyenler. İşi bu kadar ileri götürdüklerinden dolayı pişman olmuşlardı. Sanço olaylı gecenin sonunda eşeğini alarak valilikten vazgeçip köyünün yolunu tuttu.
Valiliğin sorunlarının eşeğinin yanında Don Kişot’un dostluğunun yanında kıymeti olmadığını anlamıştı. Şuanda efendisi ne yapıyordu acaba?
Sanço sonunda şatoda yaşadıklarının hatırladıkça Dük ve çevresindekilerin onlarla alay ettiklerini fark ediyordu.
Don Kişot’tan ayrıldığına çok pişmandı. Onu dünya zenginliklerine feda ettiğini düşündü. Onun yüzüne nasıl bakacaktı. Bu düşüncelerle ilerlerken eşeği ile beraber bir kuyuya düştü. Akşama kadar uğraştı kuyudan çıkamadı. Dışarıdan bir gürültü işitti, yardım istedi. Gelen Don Kişot’tu. Epey uğraştıktan sonra Don Kişot Sanço’yu kuyudan çıkarttı. İkisi birlikte uğraşıp Sanço’nun eşeğini de çıkartılar.
Don Kişot’ta Dük’ün kendisi ile alay ettiğinin fark edip şatodan ayrılmıştı. Beraber yeni serüvenlere doğru kucak açarak Barselona’ya doğru yöneldiler. Sonunda Barselona’nın surlarına vardılar. Bir sabah sahilde seyisi ile gezinen Don Kişot kendi gibi zırhlı bir şövalye ile karşılaştı. Adam beyaz ay şövalyesi olduğunu söyledi ve çarpışmaya karar verdiler. Bu sırada oradan geçen Barcelon’a valisi onları en doğrusu cirit oyunu düzenlemek olduğunu söyledi. Beyaz Ay şövalyesi Don Kişot’u yenerek, Don Kişot’tan 1 yıl boyunca şatosuna çekilmesini istedi. Don Kişot kabul etti. Beyaz Ay şovalyesi aslında Don Kişotun dostu berber idi.
Köylerine dönerler iken Don Kişot şatosunu gördüğünde “Bütün yaptıklarımın delilik olduğunu anladım. Benimle alay ettiklerini şimdi anlıyorum.” Dedi ve özür diledi. Don Kişot şatosunu döndüğü günden beri hasta idi ve günden güne eriyordu. Don Kişot bir gün papaz ve berberle konuşup Allah’ın ona aklını yeniden bağışladığını ve artık Don Kişot olmadığını söyledi. şövalye öykülerine inanmadığını belirtti. Bir süre sonra herkesi toplayıp notere son arzularını yazdırdı. Bu günün akşam saatlerinde huzurlu ve sakindi. Şatonun yakınındaki bir çalılıkta karatavukların sesi, gürgen dalında öten güvercinin sesi duyuluyordu. Don Kişot dünyadan gelen bu selama gülümsedi sonra temiz ve günahsız ruhunu Allah’a teslim etti.

-DİVAN EDEBİYATI

DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIM
· Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp “fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün” şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara nağmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle “ah”, “yâr” gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak şekildedir. Bir diğer kıta da “doğaçlama” görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili işleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.
Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi.

Divan
· Şairlerin şiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda şiirler belli bir düzene göre sıralanmaya başladı. Bu elemeye “divan tertibi” bu tür divanlara da “mürettep divan” adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na’t, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif’ten başlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir şiir olması şarttır. Ama buna uymayan şairler de olmuştur.

Divançe
· Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figânî ve Fâzlı’nin divançeleri bu türdendir.

Hamse
· Bir şairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan yapıttır. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şair de Hamdullah Hamdi’dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ
· Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden başlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu’ya özgüdür.
Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.
Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik “öğretici” olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.
Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.

Dünyevi ve tanrısal aşk
· Divan şiirinde aşk büyük yer tutar. Ama bu aşk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa bağlanan şairin amacı, “mutlak güzellik” olan “tanrıyı bulmak”tır. Tanrısal aşk, maddi aşkla başlar. Bir güzele aşık olan şair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aşka dönüştürerek tanrıya kavuşmak için çabalar. Aşkı din dışı bir anlayışla işleyen şairlerin şiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür şiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaşamdan bezdirmektedir.
Dil konusunda Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından “belagat kurallarına” sıkı sıkıya bağlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiğince özen gösterirler.
Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.

DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR

Teşbih
· Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Örneğin, “Tilki gibi kurnaz adam” bir teşpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teşbih’te dört öğe bulunur:
Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde “tilki”.
Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde “adam”.
Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde “kurnazlık”.
Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde “gibi”.
Örneğin “Yol yılan gibi kıvrılıyor” dendiğinde, “yol” benzeyen, “yılan” kendisine benzetilen, “kıvrılıyor” benzetme yönü, “gibi” ise benzetme edatıdır.
Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:
Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, “Ahmet aslan gibi güçlüdür”.
Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, “Ahmet aslan gibidir”. Burada “güçlülük” vurgulanmamıştır.
Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, “Ahmet kuvvetle aslandır”. Bu teşbihde “gibi” ilgeci kullanılmamış.
Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, “Aslan Ahmet.”


Mecaz

· Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve genişlik vermek için kullanılır. Örneğin:

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtabı sürükledik sularda

Yahya Kemal Beyatlı

Bu dizelerde Kandilli’nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleştirme, anlanlamdırma, zarifleştirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.
Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

Mecaz-ı mürsel
· Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaşamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeşitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleşir. Neden yerine sonucun (bereket yağdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeşitli türleri vardır.

Telmih
· Bilinen bir olay, kişi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin başarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuştur. Örneğin:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin
Ey Hudhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin
Nîbî

Şair, ikinci dizedeki “Saba” ile Süleyman-Belkıs” kıssasını anımsatıyor.


Tecahül-i arif

· Bir anlam inceliği yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir şeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluşturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. Neşelendirme (tenşid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve şaşkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçişi belirtmek (tedellüh).
Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Fuzûlî

“Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir
Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır”

Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

İstiare
· Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka şeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.
İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

“Soğuk ay öptü beyaz enseni”
Yahya Kemal Beyatlı

“Ay öpmek” deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. “Öpmek” sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.
İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye “açık istiare” (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

“Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor”
Mehmet Akif Ersoy

Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.
Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de “kapalı istiare” (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

Her taraf kırık dökük
Dalların boynu bükük
“Kederliyiz” der gibi
Orhan Seyfi Orhon

Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.
Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise “yaygın istiare” (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın
Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın
Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da
Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Faruk Nafiz Çamlıbel

Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.


Hüsn-i talil

· Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya bağlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Şiirin iki dizesi arasında bağlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir bağ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil’e şibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen
Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece
Ahmedî

“Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi
Meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş.”

Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

Leff ü neşr
· Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan şiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Şiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiş en az iki şeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.
Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü
Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem
Fuzûlî

“Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez
Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum”

Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.
Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neşr’e ise leff ü neşr-i gayr’i müretteb ya da leff ü neşr’i müşevveş (düzensiz leff ü neşr) denilir. Örnek:

Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile
Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile
Meâlî

“Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle
Gündüz kederli gece kaygılı gezerim”

Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.


Kinaye

· Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoş olmadığı durumlarda alay, şaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. Örneğin Şeyhülislam Yahyâ’nın, “Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın” dizesinde bir kişinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiş olmasıdır (mecazi anlam).
Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe “kinaye-i karibe” (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye “kinaye-i baide” uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye “kinaye-i müfrede” (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de “kinaye-i mürekkebe” (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
Sümmanî

Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.

Tariz
· Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doğrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

Teşhis-ü intak
· Cansız varlıkları, ya da hayvanları kişiler gibi davrandırma, canlandırma, konuşturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliği verilmesine teşhis, onların konuşturulmasına ise intak denir. Teşhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. Teşhise örnek:

Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar
Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar

Emin Bülend Serdaroğlu

Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.

DİVAN EDEBİYATINDA KONULAR
· Divan şiiri konu bakımından çok çeşitlidir. Genel tanımdan da anlaşılacağı gibi öncelikle din dışı ve dini şiir olmak üzere ikiye ayrılır. Din dışı şiirde başlıca türler şöyle sıralanabilir: Bahariye, cemreviye, dariye, fahriye, iydiye, medhiye, mersiye, gazavatname, sakiname, hamamname, sahilname, kıyafetname, surname, lugaz, muamma, hicviye, hezliyat, tarih düşürme ve şehrengiz. Dini-tasavvuf şiirinin türleri de şöyledir: Tevhid, münacat, na’t, maktel-i Hüseyin, miraciye, hilye, mevlid, kırk hadis, menkıbname.
Din dışı düzyazı türleri: Tezkire, tarih, seyahatname, siyasetname, münşeat, sefaretname.
Dini-tasavvufi düz yazı türleri: Evliya tezkiresi, kısas-ı enbiya, siyer.
Divan hikayelerinde hem şiir hem düzyazı örnekleri kullanılır. Hikayeler dinsel ve destansaldır. Çift ya da tek kahramanlı aşk hikayeleri ve temsili hikayeler de çokça yazılmıştır.

DİVAN ŞİİRİNDE ARUZ ÖLÇÜSÜ
· Divan şiirinin ölçüsü “aruz”dur. Aruz’da açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu kısalığı temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağladı.
Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana gelerek kalıpları oluşturur. Bu kalıplar yan yana geliş biçimlerine göre, fâilâtün, fâilün, mefâilün ve benzeri değişik adlarla anılır. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak için sözcükleri bu kalıplara uydurmak gerekir. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) adı verilir. Zihaf, aruzda kusur sayılır.
Aruz ölçüsünde hece ölçüsündeki gibi duraklar yoktur. Dizelerdeki hece sayıları eşit olmayabilir. Dize sonlarındaki heceler kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruzda bir sözcük sessiz biter, ondan sonra gelen sözcük sesli harfle başlarsa, bu sesli harf birinci sözcüğün sonundaki sessiz harfi kendisine çeker. Böylece birinci sözcüğün sonundaki sesiz harfle biten uzun hece kısa hece durumuna gelir. Bu duruma da vasl yani ulama denir.

DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

a. Biçimlerine göre
• Divan şiiri, nazım biçimleri bakımından zengindir. Nazım biçimleri beyit ve bend temeline dayanır. Beyit temeline dayananlar “aynı” ve “ayrı” uyaklı (kafiyeli) olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı uyaklıların başlıcaları “gazel”, “kaside” ve “müstezat”tır. Ayrı uyaklı tek nazım biçimi ise “mesnevi”.
Bend’lerden oluşan nazım biçimleri de tek bendli ve çok bendli olarak ikiye ayrılır. Tek bendliler “rubai” ve “tuyuğ”, çok bendliler ise “musammat” ana başlığı altında toplanan “murabba”, “şarkı”, “muhammes”, “tahmis”, “tardiye”, “tasdir”, “müseddes”, “tesdis”, “müsebba”, “tesbi”, “müsemmen”, “tesmin”, “muaşşer”, “taşir”, “terkib-i bend”, “terci-i bend”dir. Bunun dışında “müfred” (tek beyit) ve “azade” de (tek mısra) anılabilir.

Uyak (kafiye)
• Şiirde dize sonlarındaki ses benzerliğidir. Türk halk şiirinde ayak olarak adlandırılır. Uyakta ses açısından benzeşen sözcüklerin anlam bakımından farklı olmaları gerekir. Şiirde ses benzerliği yoluyla uyum sağlamak ve genellikle okuru etkilemek amacıyla kullanılan uyak, sözlü edebiyat ürünlerinde hatırlamayı ve ezberi kolaylaştıran bir öğedir.
Ses benzerliğinin niteliğine göre uyaklar çeşitli türlere ayrılır. Yalnızca bir ünsüzün (sessiz) benzeştiği uyaklara “yarım uyak” denir. En az bir hecedeki ünlü (sesli) ve ünsüzün benzediği uyaklara “tam uyak” ya da “yalın uyak” adı verilir. Birden fazla hece arasındaki ses benzerliği ise “zengin uyak”tır. Yazılış ve söylenişleri aynı olduğu halde, anlamları farklı olan sesiz sözcüklerle ya da bu sözcüklerin yan yana gelmesiyle yaratılan ses karmaşası sonucu ortaya çıkan benzerliğe “cinaslı uyak” denir. Uyak, divan edebiyatında aruz kadar büyük önem taşır. Divan şiirini belirleyen temel ilkelerden biri uyak düzenidir.

Beyit
• Şiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluşan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve anlam bütünlüğü bulunan birimdir. Bir beytin her dizesi kendi içinde bir bütün olabildiği gibi, birinci dizedeki anlam ikinci dizede de sürebilir. Beyit uzun şiirlerde anlatım birimi olarak sık kullanılır. Güçlü ve özlü söyleyişlere uygun olduğu için bağımsız tek bir şiir olarak da yazılabilir. Ya da başka şiir biçimlerinin bir parçası olarak ele alınabilir. Divan edebiyatı beyit temeline dayalıdır.
Divan edebiyatında, bir beyitteki iki dize kendi içinde iki parçaya ayrılır. Birinci dizenin ilk parçasına sadr, son parçasına aruz ya da harb denir. İkinci dizenin ilk parçası ibtida, son parçası acz ya da darb’dir. Sadr ile aruz, ibtida ile acz arasında kalan bölüm haşv olarak isimlendirilir. Uyaklı bir beyite “beyt-i musarra”, uyaksız olanlara “ferd” ya da “müfred” denir. Divanlarda müfredler müfredat adıyla ayrı bir bölümde toplanır. Uyaklı beyitlerin olduğu bölüme de “metali” denir. Örnek beyit:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şevkâ-yı firaakız
Âteş kesilür geçse sabâ gül-şenimizden
Selimî (Padişah 2’nci Selim)

Mısra (dize)
• Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun olarak söylenmiş beytin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi olan mısra, bir şiirin parçası olabileceği gibi, bağımsız bir bütün de olabilir. Yani tek mısralık şiirler de olabilir. Divan edebiyatında kendi içinde bir bütün oluşturan mısralara mısra-i azade (bağımsız mısra) adı verilir. Ayrıca bir beyitin birbirinin anlamlarını tamamlayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan mısralarına da aynı isim verilir. Yetkinliği, sağlam yapısı, özlü ve çarpıcı anlatımıyla dikkat çeken, her zaman kolayca anımsanabilen, dilden dile dolaşan mısralara “mısra-i berceste” ya da şah-mısra denir.

Bend (kıta)
• Şiirde iki ya da daha çok mısradan oluşan birimdir. Şiirin içeriği ve biçimine göre düzenlenir. Kıtanın yapısını şiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler. İki beyitlik kıtalara divan şiirinde rubai, halk şiirinde dörtlük denir. Bu tür kıtaların uyak (kafiye düzeni) birinci ve üçüncü mısraları serbest, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyelidir (yani ab cb şeklinde.) Bazen birinci ve üçüncü mısralar kendi aralarında, ikinci ve dördüncü mısralar da kendi aralarında uyaklı (yani ab ab) şeklinde de olabilir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (yani aaba şeklinde) olan kıtalara nazım denir. Murabba, muhammes, şarkı gibi nazım biçimlerinin her bendi parça anlamında kıta diye adlandırılır.
Divan şiirinde kıta mahlassız (imzasız) şiirdir ve mısraları arasında anlam bütünlüğü vardır. Bir düşünceyi, hikmeti, nükteyi, yergiyi, övgüyü, yaşam anlayışını konu edinebilir. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıtalara “kıta-i kebire” denir. Divanlar düzenlenirken kıtalara en sonda bağımsız şiirler olar yer verilir. Bu bölüme de “mukattaat” denir.

Mesnevi
• Bu şiir türünün geniş tanımını www.edebiyatturk.net “edebiyat” bölümünde bulabilirsiniz.

Kaside
• Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:
Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa “nesib”, bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa “teşbib” adı verilir.
İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.
Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.
Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.
Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.
Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.
Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti “beyt-ül kaside”dir. Şairin adının geçtiği beyite ise “tac beyit” denir.
ÖRNEK KASİDE: KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ’İYYE (Bâkî)

Gazel
• Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise “makta” adını alır.
Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel “zü’l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
Gazelin en güzel beyti ise “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd’i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i” maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.
Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.
Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “aşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî’nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.
Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise “gazelsera” adı verilir.
ÖRNEK GAZEL (Fuzûlî)

Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.

Rubai
• Kendine özgü bir ölçüsü olan 4 dizelik (mısralık) nazım birimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere “rubai-i musarra” ya da “terane” adı verilir. Rubainin aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan mef’ûlü birimiyle başlayan 12 kalıba “ahreb”, mef’ûlün birimiyle başlayan öbür 12 kalıba da “ahrem” denir. Kalıpların sonu “faül” ya da “fa” birimiyle biter.
Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiği gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan şiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız şiirlerdir. Ve divan şairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat başlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük şairi Ömer Hayyam’dır.
Türk edebiyatında Mevlana’nın Farsça yazdığı felsefi rubiler bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler. Divan edebiyatında 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azamizade Haletî, yazdığı bin kadar rubai ile en büyük Osmanlı rubai şairi olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır.
ÖRNEK RUBAİ (Kadı Burhâneddin)

Musammat
• Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.
ÖRNEK MUSAMMAT (Nâilî’nin tahmisi)

Terci-i bend / terkib-i bend
• Uyakları gazel biçiminde düzenlenmiş “hane” adı verilen 5-10 beyitlik şiir parçalarının (genellikle 5-12 hane) “vasıta” denen ve sürekli yinelenen bir beyit ile birbirine bağlanmasından oluşan nazım biçimidir. Vasıta beyitinin her hanenin sonunda değişmesi durumunda şiir terkib-i bend olur.
ÖRNEK TERKİB-İ BEND (Bâkî)

Müsemmem
• Sekiz dizeden oluşan bendler halinde yazılmış musammatlardır. Az kullanılmıştır. Divan edebiyatında en bilineni Şeyh Galib’in Esrâr Dede’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyedir.
ÖRNEK MÜSEMMEM

Tuyuğ
• Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir. Çoğunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır. Sadece Türklere özgüdür. Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai’den ayrılır. Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir.
ÖRNEK TUYUĞ Nesîmî

Tahmis
• Bir gazelin her iki dizesinin başına aynı ölçüde üç dize ekleyerek oluşturulan nazım biçimidir. Tahmis genellikle başka bir şairin gazeline yapılırsa da, kendi gazellerinden tahmis oluşturan şairler de vardır. Başarılı bir tahmis’te asıl beyit ile eklenen dizeler anlam bakımından kaynaşmış olmalıdır. Başa eklenen üçer mısra gazelin matlası ile aynı kafiyede olur. Diğer beyitlere eklenen üçer mısra ise o beyitlerin ilk mısraları ile kafiyelidir.
ÖRNEK TAHMİS Naîlî

Tardiye
• Beş dizelik bentlerden oluşan musammat türüdür.
ÖRNEK tardiye Şeyh Galib

Taşdir
• Tahmisin değişik bir şeklidir. Tahmiste bir başka şairin gazelinin her beytinin başına üç dize eklenirken, taşirde her beytin iki mısrasının arasına üç mısra eklenir. Taşdire “mutarraf tahmis” de denir.

Tesdis
• Terbî ve tahmise benzer. Ancak başka bir şairin yazdığı bir gazelin her beytinin üzerine dört dize daha ekleyerek altılı beyitler haline getirilmesiyle oluşur. Tesdis tek bir beyite de uygulanabilir. Divan edebiyatında çok az kullanılmıştır. Tahmis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

Tesbi
• Bir başka şairin bir gazelin her beytinin matlasına 5 dize daha eklenerek yedili beyitler haline getirilmesiyle kurulur. Tahmis ve tesdis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi de eklenen dizelerin kafiyesi, mevcut dizelerle aynıdır.

Taşir
• İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 8 dize daha ekleyerek 10′lu beyitler haline getirilmiş gazel türüdür. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.
ÖRNEK Taşir Taşlıcalı Yahyâ Bey

Tezmin
• İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 6 dize daha ekleyerek 8’li beyitler haline getirilmesidir. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

Muaşşer
• Aynı ölçüde onar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin on dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin ise ilk iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk beytin son bendinin her bendin sonunda aynen yinelendiği muaşşerlere “mütekerrir muaşşer” denir. Bendlerin son beytinin ilk bendin uyağına uygun olarak her bendde değişmesiyle yazılan muaşşerler ise “müzdeviç muaşşer” adıyla tanımlanır.

Muhammes
• Aynı ölçüdeki beşer dizelik bendlerden oluşa nazım biçimi. İlk bendin 5 dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese “mütekerrir muhammes”, bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuştuğu muhammeslere ise “müzdeviç muhammes” adı verilir. Bend sayısı 4-8 arasında değişir. Muhammeslerde çoğunlukla felsefi düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır.

Murabba
• Aynı ölçüde dörder dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiği murabbalara “mütekerrir murabba” denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açısından benzeşiyorsa murabba “müzdeviç murabba” diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend arasında değişir. Konuları çoğunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi, manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koşmalara benzerler.

Müseddes
• Aynı ölçüde altışar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin bütün dizeleri birbirleriyle, sonraki bendlerin bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk bendin son ya da son iki dizesi her bendin sonunda yinelenirse “mütekerrir müseddes”, sonraki bendler ile ilk bend yalnızca uyak yönünden benziyorsa “müzdeviç müseddes” adını alır. Müseddeslerin uzunluğu 5-8 bend arasında değişir. Konuları tasavvuf ve felsefedir.

Müstezat
• Arapça ziyade sözcüğünden gelir. Bir gazelin her dizesine bir kısa dize ekleyerek oluşturulan şiir biçimidir. Çoğunlukla aruzun “mef’ulü/ mefailü/ mefailü/ feulün kalıbı kullanılarak yazılırlar. Her dizeden sonra bu kalıbın ilk ve son birimleri olan mef’ulü/ feûlün kalıbına uygun bir kısa dize söylenir. Eklenen bu kısa dizeye ziyade denir. Ziyadeler dizeden sayılmadığı için iki uzun iki kısa dizeden oluşan 4 dize bir beyit sayılır. Kısa dizeler okunsa da okunmasa da beytin anlamı bir bütün oluşturur. Ziyadesi bir satırdan fazla olan müstezatlar da vardır. Tez ziyadeli müstezatlara “sade” çitf ziyadeli olanlara ise “çift” adı verilir.
ÖRNEK MÜSTEZAT Nedîm

Şarkı
• Divan şiirinde bestelenmeye uygun ölçü kalıpları ile yazılan ve çoğunlukla 4 dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Dörtlüklerden kurulan musammat da denebilir. Murabbaya benzer. 5 ya da 6 dizelik bendlerden de oluşabilir. Üçüncü dizeye meyan adı verilir. Ve bu dizenin anlam bakımından daha özlü olmasına dikkat edilir. Dördüncü dizeye ise nakarat denir. Aşk, sevgili, ayrılık, içki, eğlence gibi konularda yazılır. Divan edebiyatının ilk şarkı yazarı Naîlî-i Kadîm’dir. 28 şarkısıyla Nedîm de bu türün en güzel örneklerini vermiştir.
ÖRNEK ŞARKI Nâîl-i Kadîm

b. Konularına göre nazım-nesir türleri

Din dışı şiir türleri

Bahariye
• Baharın gelişini, doğadaki değişimleri, çiçeklerin açmasını, kelebeklerin uçmasını konu edinen kasidelerdir. Dönemlerindeki büyük kişilere sunulup ödüllendirilmek için yazılırlar. Hemen her divanda bir bahariye bulunması geleneği vardır. Hemen her divan şairinin de bir bahariyesi vardır.

Cemreviye
• Divan şairlerinin cemre düşmesi nedeniyle dönemlerindeki büyük kişilere sunmak için kaleme aldıkları kaside türüdür. Örneklerine az rastlanır. Cemrenin bahar müjdecisi olması nedeniyle bir bahariye niteliği de taşır. Cemreviyelere genellikle teşbib ile başlanır. Kasidenin diğer bölümlerinde bir değişiklik yapılmaz.

Fahriye
• Divan şairlerinin kendilerini ya da bir başka şair ya da kişiyi övdükleri şiirlerdir. Genellikle kaside türünde yazılırlar. Fahriye aynı zamanda kasidelerde şairlerin kendileriini övdükleri beyitlerin bulunduğu beşinci bölüme verilen isimdir.

Mersiye
• Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kalema alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduğu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahyâ Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaşlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere “vatan mersiyesi” denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.
ÖRNEK MERSİYE Şeyh Galib

Medhiye
• Bir kimseyi övmek için genellikle kaside biçiminde yazılan şiir ya da düzyazıdır. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammad gibi nazım biçimlerinde mediyel