Siyaset Felsefesi « Genel

Siyaset felsefesinin temel kavramları şunlardır:

Birey: Bir toplumu oluşturan ve toplumun bir üyesi olan, bilinç sahibi insandır.

Toplum: Birbirleri ile karşılıklı ekonomik ve kültürel ilişkiler içinde bulunan bireylerin meydana getirdiği, belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan, tarihe ve kültürel temele dayanan topluluk.

Devlet: Siyasi sınırları tespit edilmiş, belli bir coğrafya parçası üzerinde yaşayan, egemenliğe sahip en büyük siyasi kurumdur. Görevi, toplumu dışarıya karşı korumak, içerde toplumsal düzeni sağlamaktır.

İktidar: Bir toplumda halkı yönetme gücüne sahip olma anlamına gelmektedir.

Yönetim: İktidarı elinde bulunduranın toplumu idare etmesidir.

Meşruiyet: Bir toplumda iktidarı elinde bulunduranların, yönetme gücünü yasalara uygun olarak elde etmesi ve bu gücünü yasalara uygun olarak sürdürmesi.

Egemenlik: İktidar olmaktan doğan gücü kullanmaktır.

Hak: Bir toplumda hukuk sisteminin bireylere verdiÄŸi yetkidir.

Hukuk: Bir toplumu oluşturan kişilerin, gerek aralarındaki gerekse devlet ile olan ilişkilerini düzenleyen yazılı kurallar ve yasalar sistemidir.

Yasa: Bireylerin toplum içindeki eylem ve davranışlarını düzenleyen yazılı hukuk kurallarıdır.

Bürokrasi: Devlet işlerinin yapılışıyla ilgili sistemdir.

Sivil Toplum: Devlet otoritesi ve kurumları dışında kalan, kendi dinamiğini oluşturarak hak ve özgürlüklerini savunabilen özgür ve özerk toplum kısmı.

Siyaset Felsefesinin Temel Soruları

İktidar kaynağını nereden alır?

Meşruiyetin ölçütü nedir?

Egemenliğin kullanış biçimleri nelerdir?

Bireyin temel hakları nelerdir?

Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?

Sivil toplumun anlamı nedir?

İktidar kaynağını nereden alır?

Kimi toplumlarda iktidar, krallıklarda olduğu gibi dini kaynaklıdır. Kral, Tanrı adına toplumu yönetir ve Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edilir.

Kimi toplumlarda iktidar, demokratik toplumlarda özgür seçimlerle işbaşına gelirler. İktidarın kaynağı halkın özgür iradesidir.

Kimi toplumlarda ise iktidar, toplumda bozulan düzeni tekrar sağlamak için yapılan bir ihtilâlde kaynağını bulur. Faşist yönetimlerde olduğu gibi.

Meşruiyetin ölçütü nedir?

Siyaset felsefesinde bu soru, iktidarı kullananların haklılık, yasaya uygunluk durumunu nereden aldıklarını araştırıp sorgular. Her iktidar kendini meşru, yani haklı bulur. O zaman meşruiyetin objektif bir ölçütü olabilir mi? Meşruiyet iktidar olmanın, yönetme biçiminin özelliklerine göre değişebilmektedir.

İktidarın meşru olabilmesi için mevcut yasalara uyması ve onları aynen uygulamasıdır. Bir iktidar, meşru yoldan iktidara gelebilir ancak, bundan sonra da yasalara uyması gerekir. Bunu yapmadığı zaman meşruiyetini kaybedebilir. Bu nedenle bir devletin meşruluğu, halkoyuna dayanıp dayanmamasına bağlıdır. Meşruiyetin kaynağı, halkın özgür iradesi ve oyudur. Buna ulusal egemenlik denir. Halk, bu iradesini parlamenter sistemde gerçekleştirir.

Egemenliğin kullanış biçimleri nelerdir?

Bu soru ile, çağlar boyu egemenliğin nasıl değişik biçimlerde kullanıldığı ele alınır. Her yönetim biçimi, ortaya çıktıkları çağın koşullarından etkilenmiştir. Her çağın belli idealleri olmuştur. Devlet anlayışı da buna göre şekillenmiştir. Teokratik ve demokratik anlayışlar bunun örnekleri olmuştur.

Teokratik yönetimlerde egemenlik dayanağını Tanrı’dan almıştır. Teokrasi, siyasal iktidarın, Tanrı’nın temsilcileri sayılan kişilerde bulunduğu düzendir. Uzunca dönemler toplumlar bu anlayışlarla yönetilmişlerdir.

Totaliter toplumlarda iktidar, liderin elindedir. Lider, o toplum için kurtarıcıdır. Daima toplum için doğruyu gören ve uygulayan olarak düşünülür. Burada egemenliğin kaynağı, halkın lidere karşı duyduğu inançta bulunur.

Demokratik toplumlarda ise, egemenlik yazılı yasalarla belirlenir ve iktidar sahibi, yasalarla belirlenmiş bir hukuk sistemi içinde egemenlik gücünü kullanır. Demokrasilerde hem yönetenin hem de yönetilenlerin hak ve görevleri yasalarla düzenlenmiştir. Demokratik toplumlarda üç temel kuvvet vardır: Yasaları yapan parlamento, yasaları uygulayan hükümet ve bağımsız yargı (mahkemeler).

Böyle bir demokratik hukuk devleti içinde toplum, çağdaş bir toplum olur ve yurttaşların hakları güvence altına alınır. Maks Weber, egemenliğin kullanılış biçimiyle ilgili olarak üç kaynak belirtmiştir:

Geleneksel anlayışa göre, iktidarın bir güç, itaat edenlerin de halk olduğu düzen. Buna feodal ve monarşik yönetimler örnektir.

Hukuka ve yasalara uygun iktidar oluşumu. Burada iktidar gücünü yasalardan alır. Halkın iktidara uyması ise, iktidarın hukuka uygun davranması ve yönetimin bir makam olarak görülmesi nedeniyledir. Demokratik yönetimler bunun örneğidir.

Karizmatik yönetim anlayışı, bir kişinin ya da liderin olağanüstü sayılan niteliklerinden doğmuştur. Karizmatik liderler, genellikle toplumların bunalımlı dönemlerinde ortaya çıkarlar.

Bireyin temel hakları nelerdir?

Bu soru ile bireyin doğal ve toplumsal ne gibi haklara sahip olması gerektiği irdelenir. Demokratik toplumlarda bireylerin yurttaşlık hakları vardır ve bunlar yasal güvenceler altındadır; yaşama, mülk edinme, özgürce düşünme, düşündüklerini yayınlama, istediği felsefi anlayışa bağlanma, istediği siyasal partiye girme, istediği tarzda sanat eseri yaratma gibi.

Batı düşüncesi, siyaset felsefesinde bu birey-devlet iliÅŸkisini “devlet bireylerin yaÅŸama, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak için vardır (J. Locke)” sözleriyle tanımlamıştır. DoÄŸu Felsefesi’nde de Yusuf Has Hâcip “Kutadgu Bilik” (Mutluluk veren bilgi) adlı eserinde “Hükümdarın görevi, halka hizmet etmek ve adalet dağıtmaktır.” diyerek birey-devlet iliÅŸkisini belirtmiÅŸtir.

Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?

Bu soru ile, devletin yapılaşması ve işleyişinde bir sistem olarak ortaya çıkan bürokrasinin olumlu ve olumsuz yönleri irdelenir. Bürokrasi, devletin yurttaşlarla iletişimini sağlayan memurlar ve bu sınıfın çalışma biçimidir. Bir devletin varlığı için siyasi kadrolar ne kadar önemli ve zorunlu ise, devlet işlerinin yürütülmesi için de bürokrasi aynı derecede önemli ve zorunludur.

Taşıdığı özelliklerle bürokrasi çok eleştirilmiştir. Kimileri çok gerekli görürken, kimi düşünürler de bürokrasinin özgürlükleri ve demokrasiyi zorladığını düşünmüşlerdir. Ancak, bürokrasinin yerini alacak bir sistem oluşturmadan, onu ortadan kaldırmak mümkün görünmektedir.

Sivil toplumun anlamı nedir?

Sivil toplum, toplumu oluşturan bireylerin iktidarı elinde tutanlara karşı konumunu belirler. Demokratik toplumlarda bireyler, özgürlüklerini söz ve karar haklarını özgürce kullanabilmek için örgütlenirler. Bu örgütlenmeler, devlet etkinliği ve denetimi dışında gönüllü bireyler tarafından oluşturulur. Bunlar, mesleki örgütler olduğu gibi, belli düşünceler etrafında meydana gelen gruplar da olabilir.

Bireylerin siyasi otoriteye karşı kendi haklarını ve özgürlüklerini savunabilmek için örgütlenmiş demokratik yapıya, sivil toplum denir. Bu nedenle sivil toplum, demokrasilerin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Bilge Hikayeleri Felsefi Görüşler Filozoflar Genel Karma Felsefesi İletişim Anasayfa
alıntı

İyonya Okulu « Genel

Felsefe tarihinin ilk okul ya da düşünce geleneğini oluşturan İyonyalı filozoflar, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes olarak sıralanır. İyonya Okulu, felsefenin ilk okulu olarak ortaya çıkarken, Batı Anadolu kıyılarındaki İyonya da, Yunan felsefesinin ilk merkezi olarak seçkinleşir.

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, her şeyden önce, mitopoetik düşünceden kopuşu ve felsefi düşünüşe geçişi simgeler. İkinci olarak, bu filozoflar, herhangi bir çıkar, pratik amaç gözeterek değil de, salt bilmek ya da anlamak için felsefe yapmışlardır. Öte yandan, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, her ne kadar felsefede onların yaşadıkları çağda madde ile ruh arasında bir ayırım yapılmamış olsa da, felsefe tarihinin ilk materyalistleri olarak bilinirler.

Nitekim, nedensel bir varlık anlayışı ortaya koyan ve varlığa iliÅŸkin doÄŸru bir açıklamanın maddi, fail, formel ve ereksel neden olmak üzere, dört ayrı nedeni ortaya koyması gerektiÄŸini belirten Aristoteles’e göre, İyonyalılar yalnızca maddi neden üzerinde yoÄŸunlaÅŸmışlar ve varolan her ÅŸeyin kendisinden türediÄŸi arkhe ya da maddi nedeni belirledikleri zaman, varlığı açıklayacaklarını düşünmüşlerdir. Onlar, bundan dolayı aynı zamanda monist filozoflar olarak sınıflanırlar.

Bu filozofların monist olarak sınıflanmalarının nedeni, şu halde, öncelikle maddeyi evrendeki tek gerçeklik olarak görmeleri, dış dünyayı meydana getiren çokluğun gerisinde bir birlik aramaları ve madde söz konusu olduğunda da, daha sonraki plüralistler gibi, varlığın temeline birçok arkhe ya da maddi neden değil de, tek bir madde yerleştirmeleridir.

İyonyalı filozoflar, maddi neden dışında bir neden, fail neden düşünmedikleri ve özellikle de maddeye hareket verecek, onu harekete geçirecek bir dış güç tasarlamadıkları için, arkhe olarak, kendi kendisini harekete geçirecek, kendi hareketini yine kendisinin açıklayacağı bir ilk madde aramışlardır. Bundan dolayı, onlar aynı zamanda hilozoistler diye bilinirler.

İyonyalı filozoflarda ortak olarak sergilendiÄŸini gördüğümüz baÅŸka bir ortak nokta da, onların “hiçten hiçbir ÅŸey çıkmayacağı” (Nihil ex nihilofit) ve dolayısıyla madde ya da dünyanın ezeli olduÄŸu inancıdır. Aynı zamanda tüm Yunanlı filozoflar tarafından paylaşılan bu inancın bir gereÄŸi olarak, hiçten yaradılış, veya maddi dünyanın zaman içinde bir baÅŸlangıcı olduÄŸu düşüncesi, onların akıllarının ucundan dahi geçmemiÅŸtir.
alıntı

Ahlaki Duygular Kuramı « Genel

Adam Smith 1759 yılında yayımlanan bu ilk yapıtında toplumsal yapıda var olan doğal düzeni analiz etmektedir. Ona göre insanın eylem ve davranışlarında rol oynayan üç itici giç vardır:

1-Kendini düşünme ve sempati
2-Özgürlük isteği ve toplumsal kurallara uyma eğilimi
3-Çalışma alışkanlığı ve değişim eğilimi

Smith’e göre bu üç duygu toplum içinde birbirini etkileyerek bir denge ve uyum oluÅŸturmaktadır. Bu denge sayesinde birey, kendi istek ve çıkarları peÅŸinde koÅŸarken aynı zamanda baÅŸkalarının da iyiliÄŸine yol açan sonuçlar yaratmaktadır. Smith’in ” İşbölümü yoluyla bireyler kendi kazançlarını saÄŸlamaya çalışırken, aynı zamanda toplumun da en yüksek düzeyde refaha eriÅŸmesinde rol oynarlar.” görüşü, onun Glasgow Üniversitesi’ndeki derslerinde savunduÄŸu ana düşünceler arasındadır.

Smith’in ahlak felsefesi üzerindeki görüşlerinde derin etki yaratan kaynaklardan birinin de, Mondeville adlı bir doÄŸa bilgininin, arıların hayatını incelediÄŸi “Arıların Öyküsü” adlı yapıtındaki analizler olduÄŸu söylenir. Mondeville bu eserinde, arılardan yola çıkarak, ihtiyaçların çokluÄŸundan ve çeÅŸitliliÄŸinden, çokluk içinde birlik ve uyumun nasıl bir iÅŸbölümü gerçekleÅŸtirdiÄŸini açıklamakla birlikte aynı doÄŸa yasasının insan toplumlarında da geçerli olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Yani bir ahlak felsefecisi olarak baÅŸladığı inceleme ve analizlere, ekonomik olayların ve organizasyonun anlaşılmasına da yardım eden yeni düşüncelerle devam etmiÅŸtir.

İngiltere’de Hobbes ve Locke’un büyük eserlerinde sonrada, insan hakkında araÅŸtırmalar yapan düşünürler olmuÅŸtu. Bu araÅŸtırmalarda iki ilke daha çok ön plana çıkmaya baÅŸladı. Bu ilkeler:

1- İnsanoğlunun daima kendine bir haz sağlamak ya da kendini bir açıdan sakınmak için hareket ettiğini söyleyen faydacı ilke,

2- Düşüncelerin çağrışımı ilkesi: Bu ilke insan zihninin işleyişini, bir düşünceyi başka bir düşünceye bağlayan güçlerin etkisiyle açıklamaktadır.

Bu ilkeler David Hume’un “İnsan Üzerine İnceleme” (1738) adlı eserinde geliÅŸtirilmiÅŸtir. Dine dayanmakta devam etmek isteyen ahlakçılara göre ahlaksal yükümlülük, bizlere iyiyi iÅŸleyip, kötüden kaçmamızı emreden Tanrı iradesinin ortaya çıkışından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Ama 18.yy’ın ileri düşünceli insanları dini bir yana bırakmak kararındaydılar.

Smith, “Ahlaksal Duygular Kuramı”nda bencil ve çıkar gözetmez dürtülerin bizde bir arada var oluÅŸu sorununu, ÅŸu savı öne sürerek çözmeyi denemektedir. Eylemlerimizi güden ÅŸey, sadece kiÅŸisel çıkarlarımız deÄŸil, aynı zamanda baÅŸkalarının bu eylemlerimiz hakkındaki yargılarıdır çünkü karşımızdakilere duyduÄŸumuz “sempati”, bizi onların yargısını kabul etmeye sürükler.

Bu kitabında Smith’in mekanikçi ve doÄŸalcı bir toplum görüşüne, hiç tartışmasız, katılmaya niyeti olmadığını görüyoruz. Bu tereddüdü yapıtın baÅŸka bölümlerinde de gözükmektedir. Smith bir yandan temel olarak toplumun içinde bireyler arasında bir hizmet alış-veriÅŸi olduÄŸunu kabul ediyor; ama aynı zamanda da, toplumsal düzenin zengin ve güçlü olanlara hayranlık duyma ve dolayısıyla onlara boyun eÄŸme eÄŸilimine dayandığını ileri sürüyor.

Smith, bireysel çıkarların mekanik etkisi tarafından gerçekleştirilen ekonomik düzenle toplumsal adalet arasındaki karşıtlığın bilincindedir. Smith toplumsal adalet diye bir problemin varlığını inkar eden ya da bu problemlerin ekonomik ilerleme sorunuyla birlikte kendiliğinden çözüldüğünü ileri süren Fizyokratların tavrından çok uzaklardadır. Ama gene liberal bir açıyı savunmaktadır.

Smith bir yandan zenginliğin ardından koşma özgürlüğünün her türlü ilerlemenin vazgeçilmez koşulu olduğunu ileri sürmekte, öte yandan da, ekonomik özgürlüğün doğurduğu adaletsizliklerin belki de ilk bakışta sanıldığı kadar büyük ve dayanılmaz olmadığını açıklamaktadır. Ona göre özgürlük ilerlemenin koşuludur. Bunun yanında özgürlük eşitsizliğin de kaynağıdır. Ama Smith toplumsal eşitsizliğe rağmen bireylerin aşağı yukarı aynı hazları duyduğunu ileri sürmüştür.

Smith Epikirosçu olmaktan çok stoacıdır. Dolayısıyla da tinsel (manevi) hazların maddi hazlardan daha önemli olduÄŸunu kabul etmektedir. Smith bu konuda şöyle diyor: “…..bir çit boyunca güneÅŸte ısınan dilenci, aslında dünyanın bütün hükümdarlarının arayıpta bulamadığı o barış ve tarafsızlığa adeta kendiliÄŸinden sahiptir.”

Bu durumda Smith’in neden ekonomik ilerlemeye bu derece önem verdiÄŸi sorusu ortaya çıkıyor. Mutlu olmamız için güneÅŸ ışığı yetiyorsa eÄŸer, bilimlere, sanayi ve eÅŸitsizliÄŸe ne ihtiyaç kalır ki? Smith insalara, etkinliklerinin maksadı olarak, aynı zamanda hem zenginliÄŸin elde edilmesini, hem de bilgeliÄŸin elde edilmesini öneriyor. Ne birini ne de ötekini kurban edemiyor. Fakat bize bu iki hedefin nasıl uzlaÅŸtırılması gerektiÄŸini gösteremiyor. Böyle bir uzlaÅŸma olmayınca Smith’in toplum felsefesi doÄŸruluktan yoksun kalıyor ve daha çok toplumsal adaletsizliÄŸe bir boyun eÄŸiÅŸin damgasını taşır hale geliyor.

Smith zenginliÄŸin bilgeliÄŸe yeÄŸ tutulmasına karşı üzüntü duyuyor ama aynı zamanda da dünyadan el etek çekmeyi önerdiÄŸi için geleneksel Hıristiyanlığa saldırıyor. Bu durumda da Smith “Hıristiyanlığın önerdiÄŸi bu kaçamak yola sapmamak istiyorsak, dünyayı olduÄŸumuz gibi kabul etmemiz gerekir.” diyor.

Fizyokratlar, 18.yy burjuvazisinin toplumsal görüşlerini birazda safça bir rahatlık içinde açıklayan pratik adamlardı ve para tutkusu üzerine kurulu dedikleri bir doğal düzeni yüceltmekte en ufak bir zorluk çekmiyorlardı. Oysa Smith, bambaşka bir insandır. Filozof olarak, ilkeleri açısından zenginliği herşeyden üstün tutmaya katiyen çok istekli görünmüyordu.
alıntı